Sikke-i Tasdik-i Gaybi-Bölüm 3

Yirmi Yedinci Mektubun lâhikasından alınmış mühim parçalar
Birinci Mesele
Birinci Şuada bir iki ayetin işaretinde, Risale-i Nur’un sadık talebeleri imanla kabre gireceklerini ve ehl-i Cennet olacaklarını kudsi bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarata tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim; çoktan beri muntazırdım. Lillahilhamd, iki emare birden kalbime geldi.
Birinci Emare: İman-ı tahkiki ilmelyakinden hakkalyakine yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler. Demişler ki: "Sekerat vaktinde, şeytan, vesvesesiyle ancak akla Şüpheler verip tereddüde düşürebllir. Bu nevi iman-ı tahkiki ise yalnız akılda durmuyor, belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor. "
Bu iman-ı tahkikinin vüsulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kamile ile, keşf ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol, ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhudidir:
İkinci yol, iman-ı bilgayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhani ve Kurani bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakin derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakin ile hakaik-ı imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale-i Nur’un esası, mayesi, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkaları dahi insafla baksalar, Risale-i Nur’un, hakaik-ı imaniyeye muhalif olan yolları gayr-i mümkün ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler.
İkinci emare: Risale-i Nur’un sadık şakirdlerinin hüsn-ü akıbetlerine ve iman-ı kamil kazanmalarına o derece kesretli ve makbul ve samimi dualar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul olmamasına akıl imkan veremiyor. Ezcümle, Risale-i Nur’un bir hadimi ve birtek şakirdi yirmi dört saatte laakal Risale-i Nur Talebelerinin hüsn-ü akıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına, yüz defa Risale-i Nur Talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi-otuz defa selamet-i imanlarına ve hususi hüsn-ü akıbetlerine ve imanla kabre girmelerine aynı duayı en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediyor.
Hem Risale-i Nur Talebeleri, bu zamanda her cihetten ziyade hücuma maruz iman hususunda birbirine selamet-i iman hakkındaki samimi, masum lisanlarıyla dualarının yekünü öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet, onun reddine müsaade etmez. Faraza mecmuu itibarıyle reddedilse de, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine herbiri selamet-i imanla kabre gireceğine kafï geliyor. Çünkü herbir dua umuma bakar.
Said Nursi
(Risale-i Nurun kerametinin bu havalide zuhur eden çok tereşşuhatından bir iki hadise beyan ediyorum.)
Birincisi: Hatib Mehmed namında ciddi bir ihtiyar talebe İhtiyarlar Risalesini yazıyordu. Ta On Birinci Ricanın ahirlerinde merhum Abdurrahmanın vefatının tam mukabilinde kalemi yazıp ve lisanı dahi diyerek hüsn-ü hatimenin hatemiyle sahife-i hayatını mühürleyip Risaletü’n-Nur Talebelerinin imanla kabre gireceklerine dair olan işari beşaret-i Kur’aniyeyi vefatıyla imza etmiş. Rahmetullahi aleyhi rahmeten vasiaten, amin.
İkincisi: Sizin telifiniz olan Fihristenin tashihinde bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi Tahsin’e dedim, "Yaz!" O da yazmaya başladı. Simsiyah mürekkepten ve temiz kalemle birden yazdığınız ikinci cilt fihristesinin makbuliyetine hüccet olarak o siyah mürekkep, güzel bir kırmızı suretini aldı. Ta yarım sahife kadar biz bu garip hadiseye taaccüb ederek bakarken, o mürekkep sim- siyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka, tam siyah yazıldı.
Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı Hafız ve Mesud, Süleyman’ın müşahedesiyle aynı hadiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Birden mütebakisi, çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti; Risale-i Nur katiplerini şevklendirdi, gözümüze silsile-i kerametin bir ucunu ve tereşşuhunu gösterdi.
Said Nursi
Bugünlerde manevi bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim.)
Biri dedi: "Risale-i Nur’un iman ve Tevhid için büyük tahşidatları ve külli teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kafı iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?"
Ona cevaben dediler: "Risale-i Nur, yalnız bir cüz’i tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki külli bir tahribatı ve İslamiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarük ve teraküm edilen müfsid aletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumiyi ve efkar-ı ammeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mümininin istinadgahları olan İslami esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyi, Kur’an’ın icazıyla ve geniş yaralarını Kur’an’ın ve imanın ilaçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle külli ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakin derecesinde ve dağlar kuvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilaçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’an-ı Mucizü’l Beyanın i’caz-ı manevisinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır" diye, uzun bir mükaleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim.
Bu hadise münasebetiyle, yine bu günlerde hatırıma gelen bir vakıayı beyan ediyorum:
Ben namaz tesbihatının ahirinde otuz üç defa kelime-i Tevhid zikrederken, birden kalbime geldi ki: Hadis-i şerifte, "Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer." "Risaletü’n-Nur’da o saat var; çalış, o saati bul!" ihtar edildi. Adeta ihtiyarsız bir surette Kur’an’ın Ayetü’1-Kübrasının iki tefsiri olan iki Ayetü’l Kübra risalelerinden muhlis, tefekküri bir tekellüm tam bir saat devam etti.
Baktım, size gönderdiğim Ayetü’l Kübra risalesinin birinci makamının hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile Yirmi Dokuzuncu Lema-i Arabiyeden müstahreç nurlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor. Ben kemal-i lezzetle hergün tefekkür ile okumaya başladım. Birkaç gün sonra hatırıma geldi ki: Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir; talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım ve bütün risalelerin hususi menbaları, madenleri olan binden ziyade ayat-ı Kuraniyeyi kendi Kur’anımda evvelce işaretler koyup bir Hizb-i Azam-ı Kur’ani yapmak niyet ettim; şimdi bu "Hizb-i Azam" ve bu "Vird-i Ekber" Risale-i Nur mensuplarına, bazı eyyam-ı mübarekede okunması için, bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşaallah, bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini



Keşfül-Hafa,1:1004.
tercüme ve bir kısım kayıtlarını tefhim için vakit bulsam gayet kısa haşiye ile birşey yazacağım.
Umum kardeşlerime ve hizmet-i Kur’aniyede bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyakla binler selam.
Said Nursi
EMİN VE TAHSİN VE HİLMİ’NİN BİR FIKRASIDIR
(Yirmi Yedinci Mektubun Fıkraları İçine Girmeye Münasip Görüldü)
Bugünlerde ziyade bir hassasiyetle risalelere bakıldığından, inayetin himayeti dahi bir nevi hassasiyetle ikramını gösterdi. Gayet cüz’i bir nümunesi şudur ki:
Risale-i Nur Şakirdlerine maişet cihetinde bir ikram-ı İlahi ve küçük, fakat şayan-ı hayret ve gayet latif bir tevafuk, bir vakıadır. Risaletü’n-Nur hizmetinin şüphesiz bir kerametidir. Evet, Risale-i Nur’un bir silsile-i kerametinin menbaı olan tevafuk, bu vakıada o cinsten altı adet tevafuktan ittifakı ise, tesadüf ihtimalini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:
Birkaç günden beri Üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden, kardeşim Emin ile beraber Üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra, bize emretti ki: "Size yemek yedireceğim, burada tayınınız var." Mükerreren, "Yemezseniz bana dokuz zarar olur" dedi. "Çünkü yiyeceğinize karşı Cenab-ı Hak gönderecek." Yemek yemekten affımızı rica etmişsek de emretti: "Rızkınızı yiyin; bana gelir." Emrini kırmamak için lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmekle yemeye başladık. Daha sofrada iken ümit edilmeyen bir vakitte ve bir tarzda ve aynı miktarda, bir adam geldi yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz miktarda-fındık kadar-tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiçbir cihette tesadüfe mahal kalmayarak Risaletü’n şakirdlerinin rızkındaki bereket-i Rabbaniyeyi gözümüzle gördük. Üstadımız emretti: "İhsan on misli olacak. Halbuki bu ikram tamı tamına mislidir. Demek tayın ciheti galebe etti. Tayın temini ise mizan ile olur." Sonra aynı akşamda sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki: Ekmek on misli; tereyağı tatlısı, o da on misli ve kabak tatlısı, çok sevmediği için kabak, patlıcan turşusu on misli, memul hilafında Risaletü’n-Nur’dan İkinci Şuanın bir hafta mütalaasına mukabil bir manevi ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük. Demek kabak tatlısının tatlılığı, tereyağını un helvasına girdi, kendisi turşuda kaldı.
Risale-i Nur Şakirdlerinin, hüsn-ü hizmetine acele bir mükafat gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Pekçok vukuatından beş altısını beyan ediyoruz:
Birincisi: Ben; yani Tahsin, birgün yeni açtığımız dükkan meşgalesiyle bana emrolunan vazife-i Nuriyeyi tenbellik edip yapamadım; aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim.
Dükkanda otururken birisi bana geldi, tebdil edilmek için emanet olmak üzere yüz lira verdi. Bu paranın sahibine Allah için bir hizmet yapmak üzere tebdil için Maliye sandığına gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalp lira bulundu. Bu yüzden ifadeye, sual ve cevab ve muahezeye maruz kaldığım gibi, evimizi de taharri etmek icap etti. Beni mahkemeye verdiler; fakat terbiye ve şefkat tokatı olmak cihetiyle, yine Risaletü’n-Nur kerametini gösterdi, zararsız kurtulduk.
İkincisi: Üstadımıza ve Risaletü’n-Nur’a dört-beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden taraftar bulunan bir zat, elinde dine ait bir gazeteyle geldi. Risale-i Nur’un mesleğine muhalif bir cereyanın sahiplerine taraftarane bir tavır gösterdiği zaman, Üstadımın canı çok sıkıldı. Bir-iki gün sonra şiddetli, fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: "Eğer ameliyat yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var." O da bilmecburiye ameliyat yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdada yetişerek çabuk kurtuldu.
Üçüncüsü: Bir memur, Risaletü’n-Nur’u kemal-i iştiyakla okurdu. Hem Üstadla görüşmeye ve tam ders almaya çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evham verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken, birden sebepsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yar oldu ki, şimdi tekrar okumaya şevkle başladı.
Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zat, Risaletü’n-Nur’u kemal-i takdirle okur yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi; şefkatsiz bir tokat yedi. Gayet meftun olduğu refikası vefatla ve iki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hale girdi.
Beşincisi: Dört senedir Üstadın çarşı içinde hizmetine bakan bir zat, birden sadakatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi, bir senedir daha çekiyor.
Altıncısı: Bir hocaya ait bir hadisedir. Belki helal etmez; biz de onu görmüyoruz. Tokatı şimdilik kaldı.
Bu vukuat nevinden hem çok var, hem Risale-i Nur a karşı kusura binaen tokat olduğundan katiyen şüphemiz kalmadı.
Risale-i Nur Şakirdlerinden
Emin, Tahsin, Hilmi
Evet, tasdik ediyorum.
Said Nursi
Hem, Risale-i Nur’un suhuletle intişarının bir kerametini, bu mektubu yazdığımız zamanda ve yemekteki keramet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:
Ehemmiyetli yedi sekiz risale ve İşarat-ı Kur’aniye Şuaını, mühim bir mektupla beraber; bir torbada ehemmiyetli bir kardeşimize bir şehre göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüştü. Böyle bir zamanda böyle eserleri münafıklar, casuslar haber almadan, emin bir el ile beş gün sonra elimize geçti. Kanatimiz geldi ki, bir inayet bizi himaye ediyor.
Hem, Risale-i Nurun hakkında inayet-i Rabbaniyenin latif bir himayeti şudur ki:
Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda casusların ve taharri memurlarının tecessüsleri Üstadımızın menzilini sarması dakikasında, bir fare, Üstadımızın bir çorabını aldı. Ne kadar aradık, hiçbir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük; kabil değil, çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki; o hayvan, o çorabı getirmiş, öyle yere ki, saklanmış, muhteviyatı unutulmuş olan mahrem mektupların ve evrakların tam yanında bırakılmış. Halbuki, iki defa oraya bakmıştık, görememiştik. Hem, o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp, yukarıdan olur; gayet kurnaz ve zeki adam ancak o işi yapar. Hiçbir cihette tesadüf ihtimali kalmadığından, Üstadımız dedi: "Bu mektupları oradan kaldıracağız." Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alakaları yoktur; fakat, vehham casuslara, aleyhimize habbeyi kubbe yapmaya ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onlan, hem daha bahaneye medar olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan casuslar haber alıp anladılar ki, hazırlandık. Daha hücum etmeden yalnız ikinci gün Emin, elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri, gizli, hissettirmeden girdi. Emin’in elinde kitaplar yerinde yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi.
Elhasıl, Risaletü’n-Nur’un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil, birtek fare çıktı, planlarını zir ü zeber etti.


Evet Evet Evet Evet Evet Evet
Tevfık Ahmed Tahsin Hilmi Feyzi Said Nursi

Aziz kardeşlerim
Sizinle pekçok alakadar ve görüşmeye çok müştakım ve vaziyetinizi bu soğuk kışta merak eder, hayalen sizinle görüşürken bir-iki nokta hatıra geldi; beyan ediyorum.
Birincisi: On Dokuzuncu Sözün ahirinde Kur’an’daki tekrarın ekser hikmetleri Risale-i Nur’da dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur ki:
Herkes Kur’an’a muhtaçtır. Fakat, herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya muktedir olamaz, fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için, en mühim maksad-ı Kur’aniye, ekseri uzun surelerde derc edilerek herbir sure bir Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için, haşir ve Tevhid ve kıssa-i Musa (a.s.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, ince hakaik-ı imaniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddit risalelerde tekrar edilmiş.
Ben çok hayret ediyordum; neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kati bir surette bildim ki; herkes bu zanıanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat, umumunu elde edemez; etse de, tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i camiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri ondan okuyabilir. Ve gıda gibi, her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalaasını tekrar eder.
İkinci nokta: Ayetü’l-Kübra’dan çıkan "Vird-i Ekber" namındaki Arabi risaleciğin ahirinde risale-i Münacat’ın başındaki ayetin tefsiri diye Arabi kısımları ilave edilse, beraber okunsa, iyidir. Biz de nüshamıza yazdık.
Üçüncüsü: Aziz kardeşlerim, çok defa kalbime geliyordu: "Neden İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Risaletü’n-Nur’a ve bihassa Ayetü’1-Kübra risalesine ehemmiyet vermiş?" diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd, o sır ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:
Risaletü’n-Nur’un mümtaz bir hasiyeti, imanın en son ve en külli istinad noktası kavi ve kati beyan edildiğinden, bu hasiyet, Ayetü’l-Kübra risalesinde fevkalade parlak görünüyor. Bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada dayandığı için, en son istinad noktasını kuvvetli ve kati beyan olduğundan, bu hasiyet, Ayetü’l-Kübra risalesinde fevkalade parlak görünüyor. Bu acib asırda, mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek, ona dayandırıyor.
Mesela: Nasıl ki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın büyük kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar; düşman tarafı en büyük ordusunun cihazat-ı muharebesini kendi taburuna imdat ve kuvve-i maneviyesini fevkalade takviye için her vasıtayı istimal ederek, ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır, ehemmiyetli bir istinadgahı kendine temayül ederek ihtiyat kuvvetini dağıtır, Müslüman taburunun herbir neferine karşı cemiyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir, bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengamda Hızır gibi biri çıkar, der: "Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlup olmaz muhteşem orduların, tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz, kainatı dağıtamayan onu dağıtamaz. Şimdilik mağlubiyetin sebebi, bir cemaate ve bir şahs-ı maneviye karşı bir neferi
göndermenizdir. Çalış ki; herbir neferin, istinad noktaları olan dairelerden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevi ve bir cemiyet hükmüne geçsin." dedi ve tam kanaat verdi.
Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalalet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı manevi ve bir ruh-u habis olmuş; Müslüman alemindeki vicdan-ı umumi ve kalb-i külliyi bozuyor ve avamın taklidi olan itikadlarını himaye eden İslami perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan anane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. Herbir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya meyusane çabalarken, Risalei’n-Nur (Risaletü’n-Nur) Hızır gibi imdada yetişti. Kainatı ihata eden son ordusunun HAŞİYE gösterip ve ondan mukavemetsuz maddi ve manevi imdat getirmek hizmetinde harika bir emirber neferi olarak Ayetü’l-Kübra risalesini İmam-ı Ali Radıyallahü Anh keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, ta o sırrın bir hülâsası görünsün.
Said Nursi
EMİN VE FEYZİNİN BİR FIKRASIDIR
[Risaletü’n-Nur’a ait dört-beş kerametten bahseder]
Hizmet-i Kur ’aniyede bize sebkat eden sadık ve halis, metin ve vefakar kardeşlerimizden mübarek Hüsrev ve Rüşdü gibi zatlar, Risaletü’n-Nur’un hadimlerine ve vazifelerinin makbuliyetine bir emare olan, ihsan olunan bereket hakkında müteaddit fıkralar yazmışlar. Biz de bu kardeşlerimizin fıkraları gibi, bu yakın zamanda beraber tezahür eden, gördüğümüz bazı hadisatı kaydedeceğiz. Hem numune için yalnız bir kısmını beyan ederiz.
Birincisi: Bu yakında Üstadımızla beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını, hem ikişer çay, üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emin kardeşimiz, bir şeker kendisine noksan olarak içmiş. Akşam üzeri, Risaletü’n-Nur’un menba-ı intişarı olan Üstadımızın odasına geldik. Emin, şeker kutusuna sarf olunan şekerleri koymak istemiş, fakat kutu sekiz şekerden fazla almamış. Emin, "Fesübhanallah!" der. On yedi şeker yerine, kutu sekiz şekerle dolsun diye taaccüb ettik. Bu vaka bize şuhud derecesinde kanaat verdi ki, şu sırr-ı bereket, Risalei’n-Nur hadimlerine bir inayet-i İlahiye ve bir iltifat-ı Rabbaniyedir.
HAŞİYE Kainati dağıtamayan bir kuvvet, o orduyu bozamaz.


İkincisi: Yine aynı günde, ben, yani Mehmed Feyzi, evvelce yazıp Üstada teslim ettiğim Hücumat-ı Sitte risalesini bana vermek için sakladığı yerden ararken, fevkalade bir surette bulunmaz. Birden o anda adetlerinin hilafına olarak hiç vuku bulmamış bir tarzda bir hadise zuhuruyla, gözlüklerini bırakarak merdivene müteveccih olurlar. Aynı vakitte Risale-i Nur’un intişarına ve hizmetine zarar vermek niyetiyle casus bir adamın merdivene doğru zahiren ziyaret maksadıyla geldiği görülür. Üstadımızın telaşlı olduğunu hissseder. Hem Üstadımız onun nazarını öteki hadise-i bedeniyeye çevirir, ona der ki: "Görüyorsun, ben mazurum, ziyareti başka vakte bırak!" O da döner gider. Hem Hücumat-ı Sitte, hem Mehmed Feyzi, hem başka işlerimiz o tecessüsten kurtuldu.
Evet, Hucümat-ı Sitte saklandığı muayyen yerinde fevkalade bir surette kaybolması, ehemmiyetli bir hadisenin önünü aldı. Üstada arız olan bu hilaf-ı adet halet ve o risalenin yerinde bulunmaması, katiyen tesadüfe hamledilmez.
Bir hafta sonra o risaleyi hilaf-ı memul bir yerde bulduk. Üstadımızın emriyle Emin kardeşime ehemmiyetli bir surette okudum. Üstadımız izahat veriyordu. O vakte kadar öyle mühim ve tesirli ders almamıştık.
Demek bu iki mühim sırra binaen, risale kendini göstermedi. Bu hadise, Risale-i Nur’un sadık ve ihlaslı şakirdleri daima bir hıfz-ı inayet ve himayet altında olduklarına şüphe bırakmıyor.
Üçüncüsü: Yine bir vaka-i bereket: Üstadımızın bir okka (1 kilo 220 gram) peyniri vardı. Ekser günlerde, o peynirden, hoşuna gittiği için, bir-iki defa yiyordu ve bize de veriyordu. Hem, yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği halde, altı ay kadar devam ettiğini ve halen de yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu görüp yakinen tasdik ediyoruz. Fakat, bu hadise-i bereketin ifşasından sonra, evvelce görünmeyen dibi, görünmeye başladı, noksaniyetini gösterdi. Evet, bereket hususunda şayan-ı hayret bir hadisedir. Hem, yarım kilo tereyağı, ekser günlerde fazla sarf olunduğu halde, elli güne yakın devamıyla anladık ki, şüphesiz bir bereket içine girmiş.
Hem, yine Ramazan Bayramında Üstadın rızası olmadığı halde Tahsin ve ben, yani Emin, bir kilo kadar ince şeker getirmiştik. Ekser yoğurt ve süt ve tatlı kabağa vesair şeylere bazan yirmi-otuz dirhemden fazla kattıkları halde, beş ay devam etti. Halen o şekerden yüz dirhem kadar kalması, elbette bereket sebebiyledir.
Hem, bu havalideki şakirdler, herkes, cüz’i-külli hissetmiş ve itiraf ediyorlar ki: Risaletü’n-Nur’a çalıştığımız zaman, hem rızkımızda bereket ve suhulet, hem kalbimizde bir inşirah ve ferah, zahiren hissediyoruz. Ezcümle, ben kendim, yani Emin, itiraf ediyorum ki: Risaletü’n-Nur dairesine girmezden evvel bütün sene çalışırdım. Ne vakit Risaletü’n-Nur dairesine girdim, beş seneden beri üç-dört ay kadar çalıştığım halde evvelkinden daha müferrah ve daha mesud bir halde
yaşamaklığım, yüzde yüz Risaletü’n-Nur’nn hizmetinin bereketiyle olduğunda hiç şüphem yoktur. HAŞİYE
Hem, ezcümle, Üstadımız diyor ki: "Benim de kanaat-i katiyem çok tecrübelerle gelmiş ki; ben Risaletü’n-Nur’un taslıihatıyla meşgul olduğum zaman, pek zahir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhulet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam, o hali göremiyordum."
Hem, Üstadımız diyor ve biz de tasdik ediyoruz ki: "Ben son zamanda anladım; şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım, bir hakikatin suretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki:
"Hapishanede birtek ekmek, sekiz ve bazan on gün bana kafi geldiği gibi, burada da aynen o tarzda yaşıyordum. Hem ben, hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştihasızlığıma veriyorduk. Halbuki, çok emarelerle katiyen anladık ki; o acib hal, bereket neticeleri imiş. Birkaç defa sekiz günde bana kafi gelen bir ekmeği, aynı iştiha ile, çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman iki günde, bazan bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu on altı ve on yedi seneden beri benim mükemmel tayınatım, Risaletün-Nurun hizmetinden gelen bir bereket idi."
Evet, bize de aynelyakin derecesinde kanaat gelmiş ki; bu kesretli hadisat-ı bereket, Kur’an-ı Mucizü’1-Beyan’ın icaz-ı manevisinin bir şuaıdır. Manen der: "Ey Kur’an şakirdleri! Sizi vazife-i mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maişet telaşesidir. O ise, Kur’an’ın feyziyle bereket nevinden sizlere veriliyor; vazifenize bakınız!"

Hem, hadisat-ı bereketin aynı zamanda Risaletü’n-Nur’un bir kerameti olarak bir şakirdinin binler lira kıymetinde hanesinin, ona pek yakın dehşetli bir yangından fevka1-memul bir surette Risaletü’n-Nur’un bereketiyle kurtulması; ve Risaletü’n-Nur’un Tercümanına ahiret cihetinde çok alakadarlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında hanesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevherat ve altınlarını kurtarmak için koşup çıktığı vakit ateş her tarafını sarmış, elmas ve mücevheratını kurtaramadığı gibi, kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i katiyede gördüğü vakitte Risale-i Nur Tercümanı, o ateşten, talebesinin hanesini kurtarmasına şiddetli dua ederken, o biçare hanım hatırına gelmiş, "Acaba o yangında o ahiret hemşirem bulunmasın?" diye ona da Risaletü’n-Nur’u şefaatçi edip dua etmiş.
HAŞİYE Evet, bütün kuvvetimle tasdik ediyorum ki. Emin kardeşimiz memleketinıize geldiği zaman mütemadiyen faal bir surette her ay çalışıyordu. Şinıdi ise, Risaletün-Nurun dairesine girdikten sonra, üç-dört aydan fazla çalıştığını görmüyoruz.
Feyzi
Allahım, İsm-i Azamın ve Resul-i Ekremin (a.s.m.) hürmetine, alem-i İslamdaki insanlar arasında Risale-i Nur’un devamlı neşriyle bizim için Kur’an hizmetini kolaylaştır. Amin, amin, amin. Ya Rabbi, ona merhamet eyle!" niyaz etmiş. Aynı zamanda o hanım, pencereyi kırmış, kendini iki kat yüksekliğinde avluya atmış, fevkalade bir surette ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış. Hem bakır ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından bütün konak yandıktan sonra bütün mücevheratını ve altınnn, hiçbiri zayi olmayarak muhafaza etmiş; bulmuş, almış. Risaletü’n-Nur’un bereketinden hem canını, hem malını kurtarmış.
Hem, mezkur hadisatın aynı zamanında vuku bulması münasebetiyle, Risaletü’n-Nur’un kerametkarane iki tokatını yiyen, aynı anda vazifece ehemmiyetli iki mütecaviz ve muacciz iki adamın tecavüz ve taciz anında birisinin kafasına, diğerinin ciğerine vurması HAŞİYE bizde hiç şüphe bırakmadı ki, hizmet-i Kur’aniyedeki inayet-i Rabbaniyenin bir hıfz ve himayet sillesidir, "Artık durunuz, yeter! Tokata müstehak oldunuz!" diye manen söylemesidir.
Risaletün-Nur şakirdlerinden
Emin ve Feyzi
Mehmed Feyzi’nin yediği şefkat tokadıdır.
Evet, Üstadım bana "Mucizat-ı Ahmediyeyi kardeşim Hüsrev tarzında yaz" diyordu. Ben, yani Feyzi, bir parça tembellik ettim. Birden yirmi sekizlilerle askere istenildim. Yine Üstadım dedi: "Git, Mucizat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) yaz. Seni şimdi vermeyeceğim." Sonra başladım. O emir bir hafta geri kaldı. Tekrar bir ârıza ile nasılsa Mucizat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) yazılması noksanlaştı. Tekrar askere çağrıldım. Üstadım "Git, yaz" dedi. Ben gidip kemal-i ciddiyet ve sadakatle Mucizat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) yazmaya başladım. Fevkalme’mul ikinci defa emir geri kaldı. Tekrar bir mazerete binaen Mucizat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) yazamadım. Üstadım dedi, "Madem Mucizat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) yazmakla tekâsül ettin, şimdi senin vazifen Risaletü’n-Nur hesabına askerliktedir." Birden emir gelip bir şefkat tokadı yiyip vazifeme gönderildim. Cenab-ı Hakka şükürler olsun, mümkün olduğu kadar Risaletü’n-Nur’a çalıştım ve çalıştırıldım. Üstadım bize söylediği gibi, altı-yedi ay sonra terhis edilip sevgili Üstadıma, Risaletü’n-Nur’un kudsî vazifesine kavuştum. İnşaallah bu kabahatim affolmuştur. Hem Risaletü’n-Nur’da, hem hizmet-i Kur’âniyede bizleri sebkat eden Hüsrev, Rüşdü, Hâfız Ali, Hulusi, Sabri gibi hâlis Kur’ân şakirtlerini ve kıymettar kardeşlerimi şefaatçi ederek o kusurumun affını bütün ruhumla Kur’ân’dan ve Üstadımdan rica ediyorum. Ben itiraf ediyorum ki, tembelliğimin cezası olarak fevkalme’mul bir şefkat tokadı yedim.
Risale-i Nur’un tembel bir şakirdi, fakat elmas
kalemli kardeşlerinin gayret ve faaliyetiyle iftihar eden
Mehmed Feyzi