ICTIHAD RISALESI

<YIRMI YEDINCI SÖZ

İctihad Risalesi

Bes alti sene mukaddime, Arabi bir risalede ictidada dair yazdigim bir mesele, iki kardesimin arzulariyla, o meseleye dair haddinden tecevüz edenin hadini bildirmek icin, su Söz, o mesele-i ictihadiyeye dair yazildi.

ICITIHAD kapisi aciktir. Fakat su zamanda oraya girmeye Alti Mani vardir.

BIRINCISI
Nasil ki kista, firtinalarin siddetli oldugu bir vakitte, dar delikler dahi seddelir; yeni kapilari acmak, hicbir cihetle kar-i akil degil. Hem nasil ki büyük bir selin hücumunda, tamir icin duvarlarda delikler acmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, su münkerat zamaninda ve adat-i ecanibin istilasi aninda ve bid´alarin kesreti vaktinde ve dalaletin tahribati hengaminda, ictihad namiyla, kasr-i Islamiyetten yeni kapilar acip, duvarlarindan muhariplerin girmesine vesile olacak delikler acmak, Islamiyete cinayettir.

IKINCISI
Dinin zaruriyat ki, ictihad onlara giremez; cünkü kat´i ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gida hükmündedirler. Su zamanda terke ugruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onlarin ikamesine ve ihyasina sarf etmek lazim gelirken, Islamiyetin nazariyat kisminda ve selefin ictihadat-i safiyane ve halisanesiyle, bütün zamanlarin hacatina dar gelmeyen efkarlari oldugu halde, onlari birakip, heveskarane yeni ictihadlar yapmak, bid´akarane bir hiyanettir.

ÜCÜNCÜSÜ
Nasil ki, carsida, mevsimlere göre birer meta mergub olup revac buluyor. Sükunda, yani carsisinda teshir ediliyor, ragbetler ona celb oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Mesela, su zamanda siyaset metai ve hayat-i dünnyeviyenin temini ve felsefenin revaclari gibi.

Ve Selef-i Salihin asrinda ve o zamanin carsisinda en mergub meta, Halik-i Semavat ve Arzin marziyatlarini ve bizden arzularini, kelamindan istinbat etmek ve nur´u Nübüvvet ve Kur´an ile, kapatilmayacak derecede acilan ahiret alemindeki saadet-i ebediyeyi kazandirmak vesailini elde etmek idi.

İste, o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyatini anlamaya müteveccih oldugundan, ictimaiyat-i beseriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatlari, ahvalleri ona bakiyordu. Ona göre cereyan ettiginden, her kimin güzelce bir istidadi bulunsa, onun kalbi ve firati, suursuz olarak herseyden bir ders-i marifet alir, o zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm gecip, onun fitrat ve istidadina, ictihada bir istidat ihzarini telkin ediyordu. Hatta o derece su fitri ders tenvir ediyordu ki, yakin idi ki kisbsiz ictihada kabiliyeti ola, atessiz nurlana... İste, su tarzda fitri bir ders alan bir müstenid, ictihada calismaya basladigi vakit, kibrit hükmüne gecen istidadi (nurun ala nurin) sirrina mazhar olur, cabuk ve az zamanda müctehid olurdu.

Amma su zamanda, medeniyet-i Avrupa´nin tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallatuyla, serait-i hayat-i dünyeviyenin agirlasmasiyla efkar ve kulüb dagilmis, himmet ve inayet inkisam etmistir. Zihinler maneviyata karsi yabanilesmistir. İste bunun icindir ki, su zamanda birisi, dört yasinda Kur´an´i hifz edip alimlerle mübahase eden Süfyan ibni Uyeyne olan bir müctehidin zekasinda bulunsa, Süfyan´in ictihadi kazandigi zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtactir. Süfyan on senede ictihadi tahsil etmisse, su adam yüz seneye muhtactir ki tahsil edebilsin. Cünkü, Süfyan´in iptida-yi tahsil-i fitrisi, sinn-i temyiz zamanindan baslar. Yavas yavas istidadi müheyya olur, nurlanir, herseyden ders alir, kibrit hükmüne gecer. Amma onun naziri, su zamanda, cünkü zihni felsefede bogulmus, akli siyasete dalmis, kalbi hayat-i dünyeviyede sersem olmus, istidadi ictihaddan uzaklasmis. Elbette fünun-u hazirada tevaggulü derecesinde, istidadi ictihad-i ser´i kabiliyetinden uzaklasmis; ve ulüm-u arziyede tefennünü derecesinde, ictihadin kabulünden geri kalmistir. Onun icin, “Ben de onun gibi zekiyim, nicin ona yetisemiyorum?” diyemez ve demeye hakki yoktur ve yetisemez.

DÖRDÜNCÜSÜ
Nasil ki, bir cisimde, nesvünema icin tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise-- cünkü dahildendir-- vücut ve cisim icin bir tekemmüldür. Fakat, eger haricte tevsi icin bir meyil ise, o vücudun cildini yirtmaktir, tahrip etmektir, tevsi degildir. Öyle de, Islamiyetin dairesine Selef-i Salihin gibi takva-yi kamile kapisiyla ve zaruriyat-i diniyenin imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü´t-tevessü ve irade-i ictihad bulunsa, o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyati terk eden ve hayat-i dünyeviyeyi hayat-i uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile alüde olanlardan olan o meylü´t-tevsi ve irade-i ictihad, vücud-u Islamiyeyi tahrip ve boynundaki ser´i zincirini cikarmaya vesiledir.

BESINCISI
Üc nokta-i nazari, su zamanin ictihadatini arziye yapar, semavilikten cikariyor. Halbuki, seriat semaviyedir; ve ictihadat-i ser´iye dahi, onun ahkam-i mesturesini izhar ettiginden semaviyedirler.

Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayridir, illeti ayridir. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar degildir. İllet ise, vücuduna medardir. Mesela seferde namaz kasredilir, iki rekat kilinir. Su ruhsat-i ser´iyenin illeti seferdir, hikmeti ise mesakkattir. Sefer bulunsa, mesakkat hic olmasa da namaz kasredilir. Cünkü illet var. fakat sefer bulunmasa, yüz mesakkat bulunsa, namazin kasredilmesine illet olamaz. İste, su hakikatin aksine olarak, su zamanin nazari ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle ictihad arziyedir, semavi degildir.

İkincisi: Su zamanin nazari, evvela ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakiyor ve ahkamlari ona tevcih ediyor. Halbuki, seriatin nazari ise, evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar; ikinci derecede, ahirete vesile olmak dolayisiyla, dünyanin saadetine nazar eder. Demek, su zamanin nazari, ruh-u seriattan yabanidir. Öyleyse seriat namina ictihad edemez.

Ücüncüsü: kaidesi yani , “Zaruret harami helal derecesine getirir.” İste, su kaide ise, külli degil. Zaruret, eger haram yoluyla olmamissa, harami helal etmeye sebebiyet verir. Yoksa, su-i ihtiyariyla, gayr-i mesru sebeplerle zaruret olmussa, harami helal edemez, ruhsatli ahkamlara medar olamaz, özür teskil edemez. Mesela, bir adam, su-i ihtiyariyla, haram bir tarzda kendini sarhos etse, tasarrufati, ulema-i seriatce aleyhinde caridir, mazur sayilmaz. Tatlik etse, talaki vaki olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su-i ihtiyariyla olmazsa talak vaki olmaz, ceza da görmez. Hem mesela, bir icki müptelasi, zaruret derecesinde müptela olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helaldir.”

İste, su zamanda zaruret derecesine gecen ve insanlari müptela eden, bir beliyye-i amme suretine giren cok umurlar vardir ki, su-i ihtiyardan, gayr-i mesru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatli ahkamlara medar olup harami helal etmeye medar olamazlar. Halbuki, su zamanin ehl-i ictihadi, o zarurati ahkam-i ser´iyeye medar yaptiklarindan, semavi olamaz, ser´i delil. Halbuki, semavat ve arzin Halikinin ahkam-i Ilahiyesinde tasarruf ve ibadinin ibadatina müdahale ve o Halikin izn-i manevisi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Mesela, bazi gafiller, hutbe gibi bazi seair-i Islamiyeyi Arabiden cikarip her milletin lisaniyla söylemeyi iki sebep icin istihsan ediyorlar.

Birincisi: “Ta siyaset-i hazira avam-i Müslimine de o suretle tefhim edilsin.” Halbuki, siyaset-i hazira, o kadar cok yalan ve hile ve seytanat icine girmis ki, vesvese-i seyatin hükmüne gecmistir. Halbuki, minber vahy-i Ilahinin teblig makami oldugundan, o vesevese-i siyasiyenin hakki yoktur ki o makam-i aliye cikabilsin.

İkinci sebep: “Hutbe, bazi suver-i Kur´aniyenin nasihatleri anlasilmak icindir.” Evet, eger millet-i Islam, Islamiyetin zaruriyati ve müsellemati ve malüm olan ahkamini, ekseriyet itibariyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyat-i ser´iye ve mesail-i dakika ve nesayih-i hafiyeyi anlamak icin, bildigi lisanla hutbe okunmasi ve suver-i Kur´aniyenin-- eger mümkün olsaydi-- tercümesi HASIYE belki müstehsen olurdu. Fakat namaz, zekat, orucun vücubu ve katl, zina ve sarabin haramiyeti gibi malüm olan ahkam-i kat´ye-i Islamiye mühmel kaliyor. Avam-i nas, onlarin vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtac degiller. Belki, tesvik ve ihtar ile o ahkam-i kudsiyeyi hatirlatip, Islamiyet damarini ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine tesvik ve tezkire ve ihtara muhtactirlar. Halbuki, bir ami, ne kadar cahil dahi olsa, Kur´an´dan ve hutbe-i Arabiyeden su meal-i icmaliyeyi anlar ki, “Herkese ve bana malüm olan imamin rükünlerini ve Islamiyetin umdelerini, hatip ve hafiz ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der, kalbinde onlara karsi bir istiyak hasil olur. Acaba kainatta hangi tabirat var ki, Ars-i Azamdan gelen gelen Kur´an-i Hakimin i´cazkarane, müfehhimane ihtarlarina, tezkirlerine, tesviklerine mukabil gelebilsin?.

ALTINCISI
Selef-i Salihinin müctehidin-i izami, asr-i nur ve asr-i hakikat olan asr-i Sahabeye yakin olduklarindan, safi bir nur alip halis bir ictihad edebilirler. Su zamanin ehl-i ictihadi ise, o kadar perdeler arkasinda ve uzak bir mesafede hakikat kitabina bakar ki, en vazih bir harfini de zorla görebilir.

Eger desen: Sahabeler de insandirlar; hatadan, hilaftan hali olmazlar. Halbuki, ictihadatin ve ahkam.-i seriatin medari, Sahabelerin adaleti ve sidkidir ki, hatta ümmet “Sahabeler umumen adildirler, dogru söylerler” diye ittifak etmisler.

Elcevap: Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyla hakka asik, sidka müstak, adalete hahisgerdirler. Cünkü yalanin ve kizbin cirkinligi, bütün cirkinligiyle ve sidkin ve dogrulugun güzelligi, bütün güzelligiyle o asirda öyle bir tarzda gösterilmis ki, ortalarindaki mesafe, Artan ferse kadar acilmis, esfel-i safilindeki Müseylime-i Kezzabin derekesinden, ala-yi illiyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalatu Vesselamin derece-i sidki kadar bir ayrilik görülmüstür.

Evet, Müseylime´yi esfel-i safiline düsüren kizb oldugu gibi, Muhammedu´l-Emin Aleyhissalatu Veselami ala-yi illiyine cikaran sidktir ve dogruluktur. İste, hissiyat-i ulviyeyi tasiyan ve mehasin-i ahlakiyeye perestis eden ve sems-i Nübüvvetin ziya-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece cirkin ve sukuta sebep ve Müseylime´nin maskara- alüd muzahrafat dükkanindaki kizbe, ihtiyariyla ellerini uzatmamak; ve küfürden cekindikleri gibi, küfrün arkadasi olan kizbden cekinmeleri; ve o derece güzel ve medar-i fahr ve mübahat ve mirac-i suud ve terakki ve Fahr-i Risaletin hazine-i aliyesinden en revacli bulunan ve sasaa-i cemaliyle ictimaat-i insaniyeyi nurlandiran sidka ve dogruluga ve hakka-- ve bilhassa ahkam-i ser´iye rivayetinde ve tebliginde –elbette ellerinden geldigi kadar talip ve muvafik ve asik olmalari kat´idir, zaruridir, süphesizdir.

Halbuki, su zamanda, kizb ve sidkin ortasindaki mesafe o kadar kisalmis ki, adeta omuz omuza vermisler. Sidktan yalana gecmek, pek kolay gidiliyor. Hatta, siyaset propagandasi vasitasiyla yalancilik, dogruluga tercih ediliyor. İste, en cirkin sey, en güzel seylerle beraber bir dükkanda, bir fiyatla satilsa, elbette pek ali olan ve hakikat cevherine giden sidk ve hak pirlantasi, o dükkancinin marifetine ve sözüne itimad edip körü körüne alinmaz.>.(Sözler Sh: 480) (Dinde Reformculara Cevaplar/Heyet. Sh. 36-44)