Sosyal çevre nedir -Sosyal sorumluluk nedir
Çevre sorumluluğu denince ilk akla gelen doğal çevre-dir. Ancak, çevremiz yalnızca bundan
ibaret değildir. İnsanın bir de sosyal çevresi vardır. Nasıl ki, doğal çevre insanın daha huzurlu ve
mutlu yaşaması için gerek-li ise sosyal çevrenin ve bu çevredeki düzenin korunması aynı ölçüde,
hatta daha öncelikli olarak gereklidir. Şimdi çevrenin bu iki yönünün korunmasıyla ilgili olarak
Peygamber efendimizin sözlerine kulak verelim: “İman, altmış küsur şubedir. Bu şubelerden birisi
insanlara sıkın-tı verecek şeyleri gidermektir. Bu manada yol ortasında bulunan bir taşı kaldırmak
imanın gereğidir” (Buhari, “i-man”, 3; Müslim, “iman”, 58). “İçinizden her kim, çirkin bir davranış
veya nahoş bir şey gördüğünde, onu eliyle değiştirsin. Bunu eliyle değiştirmeye gücü yoksa diliyle
değiştirsin. Buna da gücü yetmiyorsa, gönlünde o şeye veya harekete buğzetsin (tepkisini canlı
tutsun). Bu sonuncu tavır, imanın en zayıf şeklidir” (Müslim, “iman”, 78; Ebu Davud, “Salat”, 232).
Bu hadislerde dikkat çeken husus-lardan biri, sorumluluk bilincinin iman çerçevesine alınmış
olmasıdır ki, bu durum müslümanın hayat anlayı-şının iman ile bağıntısını göstermesi bakımından
son derece önemlidir.
Evet, çevremizden sorumluyuz. Hem de bütün yönleriyle çevremizden sorumluyuz. İnsanın
sağlıklı, mutlu ve hu-zurlu yaşaması için doğal çevrenin korunması gereklidir, fakat bu asla yeterli
değildir. Bunun yanında ve belki de daha da önemli olarak sosyal çevrenin de korunması
gereklidir. Şöyle düşünelim: Günümüzde üzülerek, su kaplumbağaları, kelaynak kuşları gibi doğaya
bir güzel-lik katan bazı hayvan türlerinin yok olmaya doğru gitti-ğini görüyoruz. Hepimiz, bunların
varlıklarının devamı için bir şeyler yapabilmeyi arzuluyoruz. Bu işleri omuz-layanları takdirle ve
şükranla anıyoruz. Peki çevre sorumluluğu bu kadar mı? Çevremizdeki aç, açık insanları unutarak,
onlar için hiçbir şey yapmayarak, toplumdaki manevi kirlenme ve bozulmaya, insan ilişkilerinin
özünü ve ahlaki temelini yitirip bir çıkar kavgasına dönüşme-sine seyirci kalarak çevre
sorumluluğundan bahsetmek eksik olmaz mı? Burada “Komşusu açken tok yatan bizden değildir”
(Hakim, Müstedrek, II, 12) diyen yüce buyruğa da kulak vermek gerekmez mi? Sosyal çevreyi
korumak için ne yapı-yoruz ya da ne yapmalıyız? Doğal çevre ile birlikte bu konuya da eğilmemiz
gerekir.
Çevre sorumluluğu bilincinin gereğini yerine getire-bilmek için, her şeyden önce, kişi hak ve
özgürlükleri ile çevre sorumluluğu bilinci arasında çok iyi bir den-genin kurulması gerekmektedir.
Bu denge kurulamadığı zaman, ne hak ve özgürlüklerin anlamı doğru bir biçimde anlaşılabilir ne de
çevre sorumluluğu bilincinin gereği yerine getirilebilir. Diyelim ki, su kaplumbağasını öldüren ya da
sokağa tüküren veya çöp döken birini gören kimsenin onu ikaz etmesi ve yapmak istediği işe
engel olması yerinde ve gerekli bir davranıştır; yaptığı iş doğrudur ve çevresinden sorumlu bir
vatandaştan beklenen güzel bir tepkidir. Bunun aksini kimse iddia etmez. Fakat, toplum
değerlerine, toplumun genel ahlak anlayı-şına aykırı bir davranışa karşı çıkılması da aynı değer-de
bir sorumluluk ve duyarlılık örneğidir. Ancak bu ikinci davranış böyle değil de sorumsuzluk ve kişi
öz-gürlüklerine saygısızlık olarak algılanıyorsa, çevre sorumluluğu açısından o kişi veya kişilerde
çifte stan-dart bir anlayış hakim demektir.
Bu noktada Hz. Peygamber’in şu benzetmesine kulak ve-rerek sosyal çevre ile ilgili
sorumluluklarımızı hatır-lamak iyi olur. Bir gemiyi paylaşan ve bir kısmı üstte bir kısmı altta
bulunan insanları düşünün. Altta bulu-nanlar, su ihtiyaçlarını karşılamak için gemiyi delmek
istediklerinde, üsttekiler buna mani olmazlarsa gemi batar ve hepsi birden boğulur; eğer mani
olurlarsa hepsi de kurtulur (Buhari, “Şirket”, 6). Hepimiz dünya gemisin-deyiz. Bu gemiyi
batıracak davranışlara sessiz ve ilgi-siz kalmamak gerekir. Sessiz ve ilgisiz kalmak bir tara-fa,
herkesten toplumsal örgüyü güçlendirecek, sosyal düzen ve çevreyi iyileştirecek olumlu katkıda
bulunması beklenir.
İslam toplumlarında genel ahlak ve adabı, sosyal dü-zen ve çevreyi korumada Kur’an ve
hadislerde sıkça tek-rarlanan “emir bi’l-ma‘ruf nehiy ani’l-münker” ilkesin-den ve bu ilkenin tarihi
süreçte gerçekleşmesinde etkin bir rol üstlenen hisbe teşkilatından, ayrıca sosyal yapıyı
sağlamlaştırmadaki aktif katkısı sebebiyle vakıf-lardan ana hatlarıyla söz etmek gerekir.
İslam kültüründe emir bi’l-ma‘ruf nehiy ani’l-münker, toplumda iyiliğin hakim kılınması ve
yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi ve böylece erdemli bir toplum oluş-turulması ve
yaşatılması için gösterilen faaliyetlerin hepsini ifade eden bir terimdir.
Kur’an’da sıkça kötülüğün, çirkinliğin önlenmesi, i-yiliğin, doğru ve yararlı işlerin yapılması istenir.
Fakat Kur’an’da neyin kötü (münker) neyin de iyi (maruf) olduğu konusunda bir sayım ve
ayrıntıya gidilmeyip konu İslam dininin genel ilke ve kurallarına ve müslüman toplumun kolektif
şuuruna bırakılır. Hz. Peygamber de her vesileyle sosyal hayatta ve insan ilişkilerinde iyiliğin,
yararlı ve olumlu davranışların egemen olması-na gayret etmiş, bu konuda öncülük ve örneklik
etmiş, bütün müslümanları da bu konuda duyarlı olmaya ve sorum-luluğa çağırmıştır. Konuyla ilgili
çok sayıdaki ayet ve hadis yanında bilhassa, bir kötülüğe, çirkin ve uygunsuz bir duruma şahit
olan kimsenin buna eliyle değilse di-liyle engel olmasını, buna da gücü yetmezse kalbiyle kötülüğe
öfke duymasını emreden hadis (yk. bk.), İs-lam’ın ortaya koyduğu dünya görüşü ve değer
yargılarına aykırı tutum ve davranışlara karşı fiili tedbirler alma-yı, sözlü uyarı ve psikolojik direnç
şeklinde tepkiler göstermeyi gerekli kılmaktadır.
İslam alimleri dinin önemli ilkelerinden biri olan ve sağlıklı bir kamuoyunun ve sosyal çevrenin
oluşması için adeta ön şart mesabesinde bulunan bu faaliyetin dini içerikli bir görev (farz)
olduğunda görüş birliğindedir. Bununla birlikte bu konuda ikili bir ayırıma gidilir. İyiliğin emredilip
kötülüğün önlenmesi görevinin kamu düzenini doğrudan ilgilendiren alanlarda farz-ı kifaye olduğu,
kamu görevi niteliğindeki bu faaliyetin ancak yetkili merciler ve şahıslar tarafından usulüne uygun
şekilde yerine getirileceği, aksi takdirde kargaşaya ve keyfi müdahalelere zemin hazırlanmış
olacağı, şahısların mahremiyetinin ve özel hukukunun ihlal edilebileceği belirtilir. Tarihi süreç
itibariyle bu görevin ifası hisbe veya ihtisap adıyla anılan kurumlar tarafından yerine getirilmiştir.
Buna karşılık dinin açık hükümlerine aykırılık teşkil eden, kamu yetkisini ve ictihad ehliyetini
gerektirmeyen konularda ise bu görevin ifası farz-ı ayın olup fertlerin ayrı ayrı sorumlulukları
vardır.
İyiliğin emredilip kötülüğün önlenmesi ilkesi, fert ve toplum hayatında din, akıl ve maşeri vicdan
tarafın-dan benimsenen inanç ve değerlerin hakim kılınması, töre ve yaşama tarzının korunması;
dinin, aklın ve sağ duyu-nun reddettiği her türlü kötülüğün önlenmesi yolundaki ferdi ve toplu
gayretleri, sivil ve resmi önlemleri ifade etmektedir. İslam toplumlarının tarihinde de dev-letin
sürdürdüğü faaliyetlerden ayrı olarak vaaz, nasi-hat, irşad ve ikaz gibi çalışmalar da her devirde
etkili şekilde yürütülmüş, özellikle dini gayret ve hamiyeti güçlü kişiler şartların elverdiği ölçüde
toplumun her kesim ve kesitinde iyiliğin hakim olması, kötülüğün önlenmesi yolunda çaba
sarfetmişlerdir. Fertlerin dini ve ahlaki hayatın gelişmesine, sosyal çevrenin korunup kamu
düzeninin sağlanmasına katkıda bulunmayı bir Müslümanlık ve vatandaşlık borcu olarak görmesi,
İslam toplu-muna özgü temel özelliklerden biridir. İslam toplumla-rında sosyal yapının ve örgünün
sağlamlığında bu tür kavram ve anlayışların büyük katkısı vardır. Bu görevin ifasında zaafa
düşülmesi ise, insani davranışlarda ve sosyal hayatta giderek bencil, kaba ve saygısız
davra-nışların artması, kötülerin cüret ve cesaret bulması, iyi insanların içine kapalı ve etkisiz
kalması, neticede toplumda gerçekte azınlıkta olan kötülerin ve kötülüğün fiiliyatta egemen
olması demektir.
Hisbe ise, İslam toplumlarında genel ahlakı ve kamu düzenini koruma ve denetleme faaliyetini ve
bununla görevli resmi kuruluşu ifade eder. Bu işle görevli memu-ra da genelde muhtesip adı
verilir.
Hisbe görev ve teşkilatı, İslam’ın emir bi’l-ma‘ruf ve nehiy ani’l-münker ilkesinin, yani toplumda
iyiliği hakim kılma, kötülüğü önleme prensibinin kamu hukukuyla ilgili kısmını temsil eder. Daha
önce de ifade edildiği gibi, esasında toplumda her bireyin bu yönde faaliyet göstermesi, iyiliğin
yayılmasında, özellikle de kötü adet ve davranışlarla mücadelede aktif rol üstlenmesi beklenir ve
gerekir. Toplumsal sağ duyu ve olumlu kamuo-yu ancak böyle kurulabilir. Fakat böyle bir görevin
ifasının dini konularda bilgiyi, insanlarla sağlıklı ilişki kurma kabiliyetini ve maddi yaptırım gücünü
ge-rektirdiği açıktır. Bunun için de kamu düzeniyle alakalı alanlarda bu faaliyetin ifası fertlerin
değil de devle-tin görevleri arasında sayılmış, bununla ilgili olarak resmi yetkililer ve bir teşkilat
ihdasına gidilmiş, böylece doğabilecek kargaşa, keyfilik, düzensizlik ve hak ihlalleri önlenmiştir.
Hisbe faaliyetinin Hz. Peygamber ve Hulefa-yi Raşidin dönemlerine uzanan uzun bir tarihi geçmişi
vardır. Hisbe faaliyeti kişi, toplum ve devlet haklarına karşı tecavüz ve ihlalleri önlemeyi,
toplumun ortak değerlerini koru-mayı gaye edinir. Bu yapılırken de, kişilerin özel ha-yatlarının
irdelenmemesi, kişilik haklarının çiğnenmeme-si, kötülüğün açık ve herkes tarafından reddedilen
bir nitelik taşıması gibi hususlara dikkat edilir. İşlenen kötülüğün gayri meşru olduğu anlatılır,
nasihatte bulu-nulur, ortam ve imkanlar ortadan kaldırılır, gerekiyorsa maddi yaptırım uygulanır.
Önemli olan şahısların ceza-landırılması değil, kötülüğün önlenmesidir.
Hisbe faaliyetinin konusunu, hem toplum hakları, hem de kişi hakları teşkil eder. Tarihi
uygulamalar ışığın-da, hisbe teşkilatının görev alanı olarak ezanın vaktin-de okunması,
ibadetlerde aleni ihlallere ve bid‘atlara engel olunması, taşkınlık ölçüsüne varan eğlencelerin ve
çevreyi rahatsız eden gürültü ve davranışların, içki kullanımının, sınırı aşan kadın-erkek ilişkilerinin
engellenmesi, ölçü ve tartıda sahtekarlığın, insan iliş-kilerinde hile ve aldatmaların önlenmesi,
ihtiyaçtan kaynaklanmayan dilenciliğin menedilmesi, ehliyetsiz kimselerin meslek icra etmelerine
engel olunması gibi görevler sayılabilir. Aynı şekilde komşu haklarına teca-vüzün, her türlü
meslek ahlakı ihlalinin önlenmesi, çarşı ve pazar düzeninin sağlanması, kamu yararı taşıyan yol,
köprü gibi hizmetlerin aksatılmadan ifası gibi konular da hisbe teşkilatının görev alanına girer. Bu
ve benzeri faaliyetlerin, toplum düzeninin kurulmasında ve sosyal çevrenin korunmasında etkili
olacağı açıktır.
Gerek ferdi boyutuyla gerekse toplumsal ve kamu göre-vi boyutuyla olsun, İslam’ın iyiliği emredip
kötülüğü engelleme ilkesi, devletin ve kanunların ulaşmakta güç-lük çektiği alanlarda ve ikili
ilişkilerde iyileşmeyi, güzellik ve adaletin hakim olmasını sağladığı, kamu düzeninin yerleşmesinde
ve toplumsal sağ duyunun korun-masında aktif bir katkıya sahip olduğu için her zaman için
vazgeçilmez bir öneme sahip olmuştur. Bu tür faali-yetlere günümüzde de değişik boyut ve
seviyelerde ihti-yaç vardır. Toplumun ortak değerlerine ve düzenine, genel ahlak kurallarına
saygı hem dinin fertlere yükle-diği bir görev hem de bir vatandaşlık borcudur. Aynı şekilde
toplumda iyiliği hakim kılma ve kötülüğü önleme çabasının, keyfilik ve kabalıktan kurtarılması,
kolektif bir şuur ve refleks haline getirilmesi, bilgiye dayanması, güzellik ve nezaketle yerine
getirilmesi de dini ve insani bir yükümlülüktür.
Vakıflar da, tarih boyunca müslüman toplumlarda sos-yal yapıyı sağlamlaştırmada, sosyal denge
ve adaleti korumada etkin bir rol üstlenmiştir. Kaynağını iyilik ve hayırda yarışmayı, Allah yolunda
harcamada bulunmayı, toplumda kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmayı teşvik eden,
kalıcı olanın da bu tür yatırımlar olduğunu bildiren ayet ve hadislerden alan vakıflar, ilk
dönemlerden itibaren tarih boyunca İslam toplumlarında sosyal yapıyı sağlamlaştırmada, devletin
yetişemediği alanlarda sosyal dengeyi sağlamada ve yaraları sarmada etkin bir rol üstlenmiştir.
İslam medeniyetinin adeta simgelerinden biri olan vakıfların, Hz. Peygamber döne-minden
itibaren, ordunun donatımına yardımcı olma, içme suyu temin etme, fakir ve kimsesizlere aş ve
barınak sağlama, hastaları tedavi etme, ilmin yayılmasını sağla-yıcı araçları temin etme,
öğrencileri destekleme, hayvanları koruma, ibadethanelerin ve diğer kamu tesisleri-nin inşa,
bakım ve onarımını sağlama gibi kamu yararı olarak nitelendirilebilecek bütün alanlarda aktif bir
rol üstlenmiştir. İslam mimarisinin, kültür ve medeniye-tinin birçok şaheseri de bu tür gayeleri
gerçekleştirme-ye matuf olarak kurulmuş tesislerdir.
Vakıf mallar, çıplak mülkiyeti (rakabe) Allah’a yani topluma, menfaati ise lehine vakıf tesis edilmiş
bulunan hak sahiplerine ait mal statüsünde sayıldığı için daima özel bir saygı ve korumaya
mazhar olmuştur. Mülkiyetinin Allah’a ait olması, topluma ait olması anlamını taşıdı-ğından vakıf
mallar, bir tür kamu malı sayılırlar.
İslam toplumlarında vakıflar, adeta devletin bilerek terkettiği veya yetişemediği alanlarda, kamu
hizmet ve yatırımlarını tamamlayıcı sivil inisiyatif ve örgütlenme şeklinde faaliyet gösterdiğinden
doğal ve sosyal çevre-nin korunmasında önemli bir hizmet ifa etmiş, adeta hisbe teşkilatının
simetrik desteğini oluşturmuştur. Günümüzde de vakıfların, bu işlevini ana hatlarıyla koruduğu,
bazan da kamu hizmetinin yetersiz veya yanlış yönde ısrarlı olduğu ya da böyle algılandığı
alanlarda alternatif hizmet sunmayı hedeflediğinden sivil demokra-sinin ve kültürel zenginliğin
önemli bir parçasını teş-kil ettiği görülür.
Sosyal çevre nedir -Sosyal sorumluluk nedir islamseli.net islami forum,dini forum Arşivi Sosyal çevre nedir -Sosyal sorumluluk nedir