Bir Deprem Yaratmak - Deprem ve afetler hakkında sorular cevaplar

Bir Deprem Yaratmak - Deprem ve afetler hakkında sorular cevaplar islamseli.net,islami forum,dini forum ,Arşivi Bir Deprem Yaratmak - Deprem ve afetler hakkında sorular cevaplar

İlk nesil yıldızlarından birinin kalıntıları üzerine kurulu bir dünya. Mavi denizleriyle, büyüleyici çağlayanlarıyla, rengârenk çayırlarıyla, heybetli dağlarıyla, tropik ormanlarıyla benzeri görülmedik bir âlem. Ve onun her tarafını dolduran cıvıl cıvıl canlılar. Kelebekler, kuşlar, balıklar, böcekler, albatroslar, yunuslar...
Bütün bunlar, kızgın kayaların üstüne serilmiş incecik bir yaygının üstünde. Böylece uçar dünya üzerindekilerle beraber uzayın derinliklerinde.
Yalnız arasıra yer silkiniverir.
Dünya için çok küçük, üzerindekiler için büyük bir olaydır o. Ve başıboş değildir. Bir anlamı, bir hedefi vardır.

• Serinin ikinci kitabı olarak niçin deprem konusunu seçtiniz?
17 Ağustos depreminin hemen ardından, yoğun ve uzun süreli bir bilgi bombardımanına tutulduk. Birçoğumuzun daha önce varlığından bile haberdar olmadığı bilim dalları, günlük hayatımızın tam ortasına yerleşti ve uzunca bir müddet için oradan kalkmaya niyeti olmadığını gösterdi. Fakat bu bilgilerin herhangi bir derde deva olduğunu söylemek çok zor. Aksine, bunalımın edinilen bilgiye paralel şekilde arttığını gözledik. Çünkü bu muazzam bilgi yığınının içinde işe yarayan kısmı, gerçekten çok küçük bir bölümü teşkil ediyordu. Asıl merak konusu olan şeyler, bize anlatılanlar içinde yoktu. Bu konuda uzmanlar birbirlerini yalanlıyor, kamuoyu önünde hararetli tartışmalar yaşanıyor, kavgalar cereyan ediyor, bütün bunlar bir gerilim dizisinin bölümleri gibi merakla izleniyor, fakat hiçbir açıklamadan kimseyi ferahlatacak bir bilgi çıkmıyordu.
Gerçi depremi takip eden ilk günlerden itibaren çeşitli televizyon ve radyo programlarında, üzerinde durulması gereken hususları dile getirmiştik ve izleyici kitlesinde bu bir mâkes de bulmuştu. Niyetimiz, bu konuları, ortalık durulduktan sonra, daha geniş bir açıdan ele almaktı. Fakat özellikle 12 Kasım depreminden sonra ortaya çıkan kargaşa, vatandaşın içine sürüklendiği yeis ve panik, estirilen inkâr fırtınaları, bu işin vadesini kısalttı. Meselâ bugünkü bir gazetenin manşetinde, 1999 yılının gidişi bir müjde olarak veriliyor. Meğer bütün bu felâketlerin faili 1999 yılı imiş; o gidince rahat bir nefes alacakmışız! Bütün bu çılgınlıkların karşısında, hadiseyi gerekli bütün yönleriyle ele alıp yerli yerine oturtan ve manzarayı sıhhatli bir şekilde gösteren yayınların, maalesef, ciddî şekilde yokluğu çekiliyor. Kitapla böyle bir boşluğu doldurmak, bu konudaki ihtiyaca cevap vermek istedik. Daha doğrusu, bu konuyu ilerideki bir tarihte, ortalık biraz durulduktan sonra ele almayı düşünürken, içine girdiğimiz kargaşa, bu konuyu öne almamıza sebep oldu.
• Bu konuda yapılan açıklamalar içinde en çok düşülen yanlışlıklar hangileridir?
Birincisi, failsizlik. Herşeyi her haliyle ve bütün ayrıntılarıyla elinde tutan bir Yaratıcı fikrine henüz tekâmül edemeyen zihinler, besbelli, yerkabuğunun hareketleriyle meşgûl olmayı Allah’a yakıştıramadılar ki, “Bu işe Allah’ı karıştırmayın” dedikleri bile oldu.
İkinci olarak, başıboş bir hadise olarak takdim edilen bir âfetin sonuçları üzerinde sağlıklı bir değerlendirme yapılamadı. Çünkü değerlendirmeye esas teşkil edecek bilgiler, “Niçin?” sorusunun ışığında ortaya çıkacaktı. Failsiz olaylarda ise böyle bir sorunun zaten anlamı yoktu!
Üçüncüsü: Böyle bir değerlendirme için başvuracağımız kaynaklara objektif bir biçimde eğilenlerin sesi, o kargaşada duyulmadı bile. Kitabı eline alan, işine gelen yerini okudu, aklına estiği gibi yorumladı. Okunması gereken çok şey de dikkatlerden saklandı. Zaten bir süredir Kitapta fazlalık olduğu yolunda iddialar ortada dolaşıyordu!
• Depreme biz nasıl bakıyoruz?
Göklerde ve yerde cereyan eden her hadise gibi, yeryüzünün herhangi bir yerinde vuku bulan bir depremin de failsiz ve anlamsız bir hareket olamayacağını biliyoruz herşeyden önce. Çünkü Kur’ân’ın bize tanıttığı Yaratıcı, varlık âlemindeki herşeyin ve her olayın failidir ve Onun her işinde mutlaka bir hikmet vardır. Bunu bir vakıa olarak kabul ettikten sonra—ki bu körü körüne bir kabul değil, çevremizde olup bitenlerin ve bütün kâinatın desteklediği bir hakikattir—yine Kur’ân’a ve onu bize getirenin irşadlarına yönelir, olayı masaya yatırır ve bu irşadların ışığında inceleriz. Bütün bunlar niçin? Anlamı ne? Hedefi ne? Sonra ne olur? Suçsuz insanlar ne olacak? Bunun gibi sorulara cevap araştırılır.
Bu bakış açısında, adalet ve rahmet kavramları da önem taşır. Evet, herşey Yer ve Gökler Rabbinin emriyle ve kudretiyle cereyan ediyor; ama kâinat sayfalarında yazılanları, insanlık âleminde olup bitenleri dikkatle incelediğimizde, herşeyin hikmet ve adalet kanunları içinde cereyan ettiğini anlarız. Başa gelenin bir sebebi, bir anlamı, bir hedefi vardır. Ve herşey, ya bizzat, yahut sonuç itibarıyla, evrensel bir adaletin tecellîsine mazhardır. Aynı hadisede suçlu cezasını görür, mâsum ise gördüğü zararı fazlasıyla telâfi edecek bir ödüle hak kazanır.
• Rahmet hakikati depremin neresine konulmalı?
Mâsumlarla ilgili konuda iş bir adım daha ileri giderek, adaletin de ötesinde, İlâhî rahmetin son derece özendirici ödülleri söz konusu olmaktadır. Ama bunu bizim bugün, bu dünyadaki, madde ile sınırlı bakış açımızdan görebilmek zordur. Bunu görmek için, bakış açımızı, dünya ve âhireti birlikte kuşatacak bir şekilde genişletmemiz gerekir ki, bu da Allah ve Resulünün haberleri ile mümkün hale gelmektedir. Resulullahın (s.a.v.) hadislerinde, mazlumlar ve âfetzede mâsumlar için son derece açık müjdeler vardır. Hattâ, kıyamet gününde onların erişecekleri mükâfatlar karşısında, âfiyet ehlinin onların yerinde olmak isteyecekleri bildirilmektedir.
Özetleyecek olursak, bu işin bir rububiyet ve kudret yönü vardır ki, bu açıdan baktığımızda, herşey ve her hadise gibi, deprem ve sair âfetlerin de en ince ayrıntısına varıncaya kadar Allah’ın elinde bulunduğunu ve Onun takdiriyle vücuda geldiğini görüyoruz, buna inanıyoruz.
İşin adalet yönü ise, gelen bir felâketin sebepsiz, başıboş, keyfî bir şekilde gelmeyeceğini, mutlaka birtakım suçlar sebebiyle geleceğini göstermektedir.
Hikmet yönünden bakınca da, gelen felâketin “Bu bir İlâhî ceza veya uyarıdır” şeklinde bir etiketle paketlenerek gönderilmediğini, kâinatta geçerli olan İlâhî kanunlar çerçevesinde gönderildiğini görüyoruz ki, bu da içinde bulunduğumuz imtihanın bir parçasını teşkil etmektedir.
İşin rahmet yönü de, böyle âfetler sırasında zarar gören mâsumların erişecekleri mükâfatları önümüze sermektedir.
İşte, deprem veya sair felâketlerle ilgili olarak yapılacak değerlendirmeler, bu dört yönü de birden ele almalı, bunlardan herbirinin kendisine has hükümlerini kendi yerinde uygulamalı ve hadiseyi, dünya ve âhireti kuşatacak bir bakış açısından incelemelidir.
• Piyasada karga tulumba hazırlanmış pek çok depremle ilgili kitap var; bu ranttan istifade ettikleri belli. Sizin onlardan farklı söyleminiz ne?
Piyasada bu konuda çok fazla sayıda çalışma olduğunu sanmıyorum. Ama alelacele bazı derlemelerin yapılarak piyasaya sürüldüğünü biliyoruz. Bunların bir kısmı, ciddî kaynaklardan alınan ve bir ihtiyacı karşılamaya yönelik teşebbüslerdi; ama arkasında maddî bir gaye bulunmasa da günümüze yönelik bir tahlil içermiyor ve ihtiyacın büyük kısmına cevap getiremiyordu. Bir kısmında ise delilsiz ve desteksiz çok büyük iddiaların çok büyük cesaretlerle ve ciddiyetsiz bir biçimde ortaya atıldığını görüyoruz. Bazılarının kaygısı da, bilindiği gibi, yakın temasta oldukları birilerini aklama konusunda yoğunlaşmıştı. Ne olursa olsun, ciddiyet eksikliği, bu çalışmaların büyük çoğunluğunun ortak özelliğini teşkil ediyordu. Diğer yandan, hadisenin pozitif bilimler cephesindeki kargaşa da ürkütücü boyutlarda idi ve halen de bu durum devam ediyor. Yerkabuğunun hareketlerini bugünkü egemen zihniyetin laiklik anlayışına mahkûm etme teşebbüsleri ne yeri etkiliyor, ne yerin altındakileri; ama geniş halk kitlelerinin inançları bu kargaşadan ciddî şekilde etkileniyorlar. Bilim adamlarımızla yöneticilerimiz bu konuda el ele vermiş durumdalar. Kimi panik çıkartmakla görevli, kimi bu paniği yaygınlaştırmakla. Bir kısım valiliklerimiz de muhtemel bir depreme karşı önlem almayı, karakollara ve okullara ceset torbası dağıtmak ve zemini sağlam yerlerde mezar alanları açmak şeklinde anlıyor ve uyguluyor. İnsanları neredeyse yeni bir felâkete ihtiyaç bırakmaksızın helâk edecek bir anlayışla karşı karşıyayız.
Böyle bir ortamda, özel olarak deprem dediğimiz hadisenin, genel olarak da yerkabuğunun hareketleri ve tabii âfetlerin gerek pozitif bilimler, gerekse İlâhî maneviyat açısından ciddî bir şekilde ele alınmasına olan ihtiyaç kendisini bütün şiddetiyle hissettiriyor. Bir Deprem Yaratmak’ta, bu hadiseyi her iki yönden de doğru bilgilere dayanarak ve sağlıklı bir bakış açısından ele almaya ve yorumlamaya çalışmış bulunuyoruz.
• Bu felâketler bir ceza mı, uyarı mı? Nasıl bakılmalı hadiseye?
Yukarıdaki açıklamalar ışığında ele alındığında, bu soruya tek bir cevap verilemeyeceği ortaya çıkacaktır. Çünkü toplumun pek çok kesimi, tek bir hadisenin kapsamına girmektedir. Bunlardan bir kısmı için hiç şüphesiz cezadır; yoksa Allah kullarına zulmedecek değildi. Bir kısmı için ise uyarıdır. Bir kısmı da, bütünüyle mâsum olan ve normal olarak böyle bir olaydan hiç etkilenmemesi gereken kullardır ki, onlar için de İlâhî rahmetin telâfi mekanizmasından söz ettik. Bütün bunlar, gerek fert olarak, gerekse toplum olarak hepimizin ciddî bir şekilde yöneleceği bir iç muhasebeyi gerektiren konulardır. Medyadaki yaygara ve kargaşanın böyle bir muhasebeye imkân vermemesi, tehlikenin bence en önemli tarafını teşkil ediyor. Çünkü biz bu olup bitenlerin arkasından neyin gelebileceğini, sadece maddî yönden değil, manevî sebep ve hikmetler ve İlâhî kanunlar açısından da düşünmek, araştırmak ve öğrenmek zorundayız—pek tabii, vakit çok geç olmadan.
Göklerde ve yerde cereyan eden her hadise gibi, yeryüzünün herhangi bir yerinde vuku bulan bir depremin de failsiz ve anlamsız bir hareket olamayacağını biliyoruz herşeyden önce. Çünkü Kur’ân’ın bize tanıttığı Yaratıcı, varlık âlemindeki herşeyin ve her olayın failidir ve Onun her işinde mutlaka bir hikmet vardır. Bunu bir vakıa olarak kabul ettikten sonra—ki bu körü körüne bir kabul değil, çevremizde olup bitenlerin ve bütün kâinatın desteklediği bir hakikattir Yine kur’an’a ve onu bize getirenin irşadlarına yönelir, olayı masaya yatırır ve bu irşadları ışığında inceleriz