Ariyet nedir - ödünç vermenin önemi nedir

Arapça mütehassısları "ariyet" kelimesinin lûgat manası hususunda ihtilaf etmişlerdir. Sıhah'ta: "ariyet; teşdid ile "ariyyet" şeklindedir. Sanki o; ar'a (Utanmaya) mensûbtur. Çünkü ariyet (Ödünç) istemek; utanma vesilesi ve ayıbtır" şeklinde izah edilmiştir. Hidaye'de: "ariyet; ariyye'dendir. ariyye ise atıyye (ihsan, ikram)dır" denilmiştir. Kafi'de ise: "ariyet; teavürden'dir. Teavür ise; nöbetleşe manasınadır. Sanki ariyet veren; mülkü ile faydalanma hususunda kendisine geri verilinceye kadar, başkasına nöbet vermiştir"(124) şeklinde izah edilmiştir. İslami ıstılahta: "İvazsız (Herhangi bir karşılığı olmadan, ücretsiz) menfaati temlik etmeye "ariyet" denilir. O bir nevi ihsan ve atıyyedir.(125) Resûl-i Ekrem (sav)'in; Hz. Safvan (ra)'dan cihad için, zırhları ödünç (İare) olarak aldığı bilinmektedir. Bir kimsenin; bütün ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla karşılaması mümkün olmaz. Hatta öyle zaman olur ki; zengin bir kimse dahi, ödünç (İare) talebinde bulunabilir. Mü'minlerin birbirlerinin ihtiyaçlarını; (misli olan mallarda) iare olarak karşılamaları "Kardeşlik Hukuku'nun" tabi bir sonucudur. ariyet'in (Ödünç'ün) rüknü; icab, kabûl ve taleb edilen malın teslimidir. Mûirin (Ödünç veren kimsenin) sükûtu kabûl sayılmaz. Sarih olarak beyan etmelidir.(126) ariyet veren kimseye "Mûir", ariyet (ödünç) alan şahsa "Müsteir" ve ariyet (Ödünç) almaya da "İstiare" denilir.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Sütü için alınan koyun (Minhe) geriye verilmeye müstehaktır. Ariyye (Ödünç alınan) ise; tediye edilmek durumundadır"(127) buyurduğu bilinmektedir. Hanefi fûkahası: "Menfaati bir bedel (ivaz) karşılığı olmaksızın; rücûu kabil olmak üzere, temlik edilen mala ariyet (Ödünç) denilir. Ödünç veren kimse (Mûir) istediği vakit; iare'den geri dönebilir. Bunun herhangi bir zamanla sınırlandırılması sözkonusu olamaz. Müsteir (Ödünç alan kimse) herhangi bir ücret ödemeden ariyet'in (Ödünç verilen malın) menfaatine malik olur. Ayrıca ariyet; (Ödünç alınan mal) ödünç alan kimsenin (Müsteir'in) elinde, emanet hükmündedir. Herhangi bir kasdı veya kusuru olmadığı halde; telef olur veya kıymetine zarar verecek bir hal zuhûr ederse, tazmin etmek (Ödemek) durumunda değildir. Ancak kasden veya kusur sonucu telef olursa; tazmin etmek durumundadır"(128) hükmünde ittifak etmiştir. İmam-ı Şafii (rha): "Ödünç alan kimse'nin (Müsteirin) kasdı veya kusuru olmasa da; ariyet (Ödünç) olarak aldığı şeyin telef olması durumunda ödemek zorundadır. Çünkü o başkasının malının menfaatini taleb etmiştir. Mûir (Ödünç veren kimse) geriye almak istediği zaman; aynen teslim etmesi vaciptir. Eğer helak olmuşsa, ödemek durumundadır"(129) hükmünü zikreder. Esasen ödünç alan kimsenin kusuru sözkonusu olursa; bütün müçtehidlere göre, ödenmesi şarttır. Nitekim İbn-i Münzir: "Bir malı ariyet olarak alan kimse; onu telef ederse, ödemek zorunda kalır"(130) hükmünde icma olduğunu beyan etmektedir.
ariyet'in (Ödünç vermenin) sahih olması için; hem ödünç veren kimsenin (Mûir'in), hem ödünç alan şahsın (Müsteirin) akil ve mümeyyiz olması şarttır. Bulûğa ermiş olmaları şart değildir. Ancak delinin veya sabi'nin "İare Akdi" yapmaları sahih olmaz. Zira her ikisi de şer'an mes'ûl değildir. İkincisi: Ödünç verilen şeyin (Müstearın) malum olması gerekir. Mesela: Bir kimse; iki hayvanından birini iare olarak verse, fakat hangisi olduğunu tayin etmese akid sahih olmaz. Üçüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müstearın) kullanılmaya elverişli olması şarttır. Mesela: Kaçak olan bir beygirin, iare olarak verilmesi sahih değildir. Zira ödünç alan kimsenin; onun menfaatinden faydalanma imkanı yoktur. Dördüncüsü: Ödünç olarak verilen şeyin (Müstear'ın); ödünç alan kimseye teslimi esastır. Nitekim Mecelle'de: "ariyetde kabz şartı olup; kabl el-kabz hükmü yoktur" hükmü kayıtlıdır. Esasen İmam-ı Yusuf (rha)'un, "Ödünç verilen mal teslim edilmediği müddetçe, iare akdi mün'akid olmaz" buyurduğu bilinmektedir. Zira akdin konusu; ödünç olarak verilecek mala (Müsteara) dayanmaktadır.(131)
Ödünç olarak verilen malın (Müstearın) herhangi bir masrafı sözkonusu ise; bu masraf müsteir'in (Ödünç alan kimsenin) üzerinedir. Mesela: Bir çiftçi hayvanını ariyet olarak (Ödünç); diğer bir çiftçiye verse, onun beslenmesi müsteir'e (Ödünç alana) aittir. Mecelle'de: "Müstearın (Ödünç alınanın) nafakası ödünç alanın (Müsteirin) üzerinedir" denilmiştir. Ödünç veren kimse; herhangi bir zaman ve mekan kaydı ortaya koymazsa "İare-i Mutlaka", aksi halde ise "İare-i Mukayyede" gündeme girer. Mü'minler; ahidlerinden dolayı mes'ûldürler. Ödünç veren kimse; kardeşine belli bir süre tanımışsa, mutlaka o süreye riayet etmelidir. Ödünç alan kimse için de; aynı husus geçerlidir.(132) Fukaha; "Tarafların herhangi bir şart koşmaması durumunda; o beldede ki, örf ve adetin geçerli olacağı" hususunda müttefiktir. Dikkat edilecek husus; ödünç veren kimse, "İare akdi" sonucunda, herhangi bir fazlalık taleb etmemelidir. Çünkü Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Menfaat sağlayan her ödünç; faiz çeşitlerinden birisidir" buyurduğu bilinmektedir. Bu Hadis-i Şerif; Abdullah İbn-i Mes'ûd, İbn-i Abbas ve Abdullah b. Selam'dan mevkûfen rivayet edilmiştir. İmam-ı Kasani: "Menfaat sağlayan (Ödünç verene) her ödünç akdi, Resûl-i Ekrem (sav) tarafından nehyedilmiştir. Çünkü burada ödünç verenin lehine şart koşulan menfaat, karşılıksız bir fazlalıktır ve bu açıdan faize benzemektedir" hükmünü zikreder. Esasen ariyet (Ödünç verme) herhangi bir bedel karşılığı olursa; icare'ye (Kira'ya) dönüşür. Zira belli bir süre ortaya konularak; ödünç verilen mal için, ücret tesbit edilmiş olur. Mü'minler; ister mutlak, ister mukayyed olsun, birbirlerine "iare'de" (Ödünç vermede) cömert olmalıdırlar. Çünkü kardeşinin bir sıkıntısını gideren kimsenin; ahiret hayatı noktasından, kazancı büyüktür. Bilhassa ticaretle uğraşan mü'minler; birbirlerinden ödünç almak mecburiyetini hissederler. Burada dikkat edilecek husus; piyasada "Misli bulunan" malların, iare akdine konu edilmesidir. Eğer misli olmayan mallar sözkonusu olursa "iare" (Ödünç alma) hükmü, cereyan etmez. Misli olmadığı için aynen iade edilmesi sözkonusu olmaz.(133) Dolayısıyla taraflardan birisinin zararı gündeme girer. Şurası da unutulmamalıdır ki; ariyet, hem borç, hem borç değildir. Şimdi "Karz-ı Hasen" (Güzel borç) üzerinde duralım. Maalesef günümüzde bu iki mahiyet arasındaki incelik; Türkçe'de her ikisine de, "Borç" denilmesi yüzünden, kavranamamaktadır. En azından geniş bir kitle; "Ödünç" almak (İare akdi) ile borcun (Karz'ın) aynı şey olduğu kanaatindedir. Ayrıca veresiye alış-verişten doğan borç ile; diğer (Elden verilen) borç arasında; farkı beyan edecek, herhangi bir kelime Türkçe'de yoktur. Ancak Arapça'da "Karz"; genellikle elden verilen borcun adıdır. Veresiye alış-verişten doğan borca "Deyn" denilmiştir. Daha önce de izah ettiğimiz gibi; ödünç almada (İare'de) "Mülkiyet" gündeme girmez. Bir anlamda; ödünç alınan (Müstear) emanet hükmündedir. Ödünç alanın kasdı veya kusuru olmadan telef olursa, tazmin etmesi gerekmez. Karz'da ise; durum farklıdır.