+ Cevap Ver
9 sonuçtan 1 ile 9 arası

Bazı dini tabirler nelerdir-çeşitli tabirler hakkında sesli sohbet dinle-sesli dinle

 SESLİ DİNİ KONULAR Katagorisinde ve  Sorular ve Cevaplarla Dini konular Sesli anlatım Forumunda Bulunan  Bazı dini tabirler nelerdir-çeşitli tabirler hakkında sesli sohbet dinle-sesli dinle Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Bazı dini tabirler nelerdir-çeşitli tabirler hakkında sesli sohbet dinle-sesli dinle [MP3]http://www.mehmetalidemirbas.com/Ses/Cesitli_Dini_Tabirler_1.mp3[/MP3] Sual: Bazı yerlerde, gelen misafire merhaba deniyor. Merhaba ne anlama geliyor? CEVAP Burada rahat ol, serbest ol, hoş geldin, bizden sana zarar gelmez mânasındadır. Boş giden, dolu döner Sual: Eskiden İmam-ı Rabbani, Abdülkadir-i Geylani hazretleri gibi mürşidler var idi. ...

  1. #1
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart Bazı dini tabirler nelerdir-çeşitli tabirler hakkında sesli sohbet dinle-sesli dinle

    Bazı dini tabirler nelerdir-çeşitli tabirler hakkında sesli sohbet dinle-sesli dinle[MP3]http://www.mehmetalidemirbas.com/Ses/Cesitli_Dini_Tabirler_1.mp3[/MP3]

    Sual:
    Bazı yerlerde, gelen misafire merhaba deniyor. Merhaba ne anlama geliyor?
    CEVAP
    Burada rahat ol, serbest ol, hoş geldin, bizden sana zarar gelmez mânasındadır.


    Boş giden, dolu döner
    Sual:
    Eskiden İmam-ı Rabbani, Abdülkadir-i Geylani hazretleri gibi mürşidler var idi. Onların huzuruna gidenler için, (Boş giden dolu döner, dolu giden boş döner) diyorlarmış. Bu ne demektir?
    CEVAP
    Ön yargılı gitmemeli. Ne derse, seve seve kabul eden bir düşünce ile gitmeli. Dolu şeye, bir şey koymazlar. Boş olarak gitmeli, dolu olarak dönmeli. Dolu giderse, yani kendinde bir varlık hissederek giderse, faydalanamaz, eli boş döner. Yardım edecek kimse de, elbette zengine değil fakir olana, ihtiyaç sahibi olana yardım eder. Doktorlar da, kendilerine tedavi için gelenleri, yani hastayım diyenleri tedavi ederler. Ben hasta değilim, benim bir şeyim yok diyenlere bakmazlar. İşte bunun gibi, ben biliyorum, ihtiyacım yok diyenler, elbette ilimden, feyizden mahrum kalırlar.


    İmameyn, sekaleyn
    Sual:
    İlmihallerde, İmameyn, tarafeyn, şeyhayn, sahihayn, sekaleyn gibi kelimeler geçiyor. Bunlar ne anlama geliyor?
    CEVAP
    İmameyn
    = İki imam demektir. İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed için kullanılır.

    Tarafeyn = İki taraf demektir. İmam-ı a’zam ile İmam-ı Muhammed için kullanılır.

    Şeyhayn = İki şeyh, iki reis, iki büyük imam demektir. İmam-ı a’zamla İmam-ı Ebu Yusuf için kullanılır. En büyük iki halife anlamında Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer için de kullanılır.

    Sahihayn = İki sahih kitap demektir. Buhari ve Müslim için kullanılır.

    Sekaleyn = İki ağırlık, iki taife ki, burada cin ve insan taifesi demektir. Cin ve insanlara fetva verene de, Müfti-yüs-sekaleyn denir. Mesela, Şeyh-ül İslam ibni Kemalpaşa, Müfti-yüs-sekaleyn idi.


    Aleyhisselam
    Sual:
    Bazı kimseler Hazret-i Ali için aleyhisselam tabirini kullanıyor. Ali aleyhisselam diyorlar. Böyle söylemek uygun mudur?
    CEVAP
    Aleyhisselam
    : Ona selam olsun demektir, bu tabir Peygamber için söylenir. Sahabi için, alim için evliya için söylenmez. Eğer söylenirse mefhum [kavram] karışıklığına sebep olur. Hatta Hazret-i Ali’ye peygamber diyenler de, Ali aleyhisselam diyorlar. Bu bakımdan Peygamberlerden başkasına aleyhisselam dememelidir. Asırlardır din kitaplarında böyle bildirilmiştir. Yeni bir şey çıkarmak da uygun olmaz.

    Hazret-i Ali Eshab-ı kiramdandır. Bir erkek sahabi için Radıyallahü anh denir.
    Bir âlim için Rahmetullahi aleyh denir.
    Bir evliya için de, Kuddise sirruh denir.
    Ölmüş bir mümin için de merhum veya rahmetli denir.
    Bu deyimleri değiştirmek yanlış olur.


    Bazı dini kelimelerin açıklamaları
    Sual:
    Bid'at, caiz gibi kelimeleri anlayamıyorum. Bunların bir kısmını yazdım. Açıklarsanız, dini yazı okurken bakarım.
    CEVAP
    Her ilim, ıstılahları [deyimleri] ile öğrenilir. Bu bakımdan Türkçesi olmayan kelimeleri öğrenmeniz şarttır. Bildirdiğiniz kelimelerin açıklamaları şöyle:

    Abid: İbadetle meşgul olan.

    Akıl-balig: Ergenlik çağına ulaşmış olan.

    Akika:
    Çocuk nimetine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek niyetiyle kesilen hayvan.

    Arefe: Zilhiccenin 9. günü. Kurban bayramından önceki gün. Başka güne arefe denmez.

    Aşere-i mübeşşere:
    Cennete girecekleri, dünyada iken ismen müjdelenen on Sahabi.

    Ateist: Allahü teâlâya inanmayan, dinsiz.

    Bid'at:
    Sonradan ortaya çıkan şey. Zararlı olmayan âdetlerdeki değişiklikler günah olmaz. İbadette, bid'at yasaktır. Mesela papaz elbisesi giymek günah değil, haç takmak küfürdür.

    Dar-ül-Harb:
    İslam ahkamının tatbik edilmediği yer. Kâfir diyarı. İslam ahkamının tatbik edildiği yere, İslam diyarına Dar-ül-İslam denir.

    Edille-i şeriyye:
    Dinimiz için esas olan ve bunlara bağlı olan deliller. Edille-i şeriyye dörttür. Bunlar, Kitap [Kur'an-ı kerim], Sünnet, İcma ve Kıyastır.

    Eshab:
    Peygamber efendimizin mübarek arkadaşları. [Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde hepsinden razı olduğunu ve hepsine Cenneti vaat ettiğini bildirmiştir.]

    Fıkıh:
    Dinde yapılması ve yapılmaması gereken işleri bildiren ilim. Bu ilimden kendisine lazım olanları öğrenmek farzdır.

    Feyz:
    İlahi ihsan, lütuf, manevi nimetler.

    Fakih: İctihad derecesine varmış âlim.

    Fitne: Bölücülük yapmak, insanları sıkıntıya, belaya düşürmek.

    Fuhş:
    Çirkin söz ve iş.

    Gayrimüslim: Müslüman olmayan. Daha çok hıristiyan ve yahudilere denir.

    Halife:
    Resulullah efendimizin vekili ve bütün Müslümanların reisi veya bir tasavvuf büyüğünün vazifelendirdiği talebesi.

    Hacamat:
    Deriyi keserek kan alma. Sülükle de olabilir.

    Halvet: Yabancı bir kadınla bir erkeğin, bir yerde yalnız kalması.

    Hasenat:
    Güzel işler, iyilikler. Seyyiat ise bunun zıddıdır. Kötülükler, günahlar demektir.

    Hatem-ül-enbiya: Peygamberlerin sonuncusu Muhammed aleyhisselam.

    Hurmet-i musahere:
    Herhangi bir kadına, şehvetle dokunmakla hasıl olan durum. Bir kadının herhangi bir yerine şehvetle dokunmak, hurmet-i musahereye sebep olur. Yani o kadının neseb ile ve süt ile olan anası ve kızları ile, o erkeğin evlenmesi haram olur.

    Hubb-i fillah ve Buğd-i fillah:
    Allah için sevip Allah için düşmanlık etmek.

    Hüsn-i zan: İyi zan. Su-i zan: kötü zan.

    İctihad:
    Müctehid âlimlerin Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları hüküm.

    İhlas: Bütün iş ve ibadetlerini yalnız Allah için yapmak. İhlas sahibine muhlis denir.

    İddet:
    Boşanan veya kocasının ölümü ile dul kalan kadının başka erkekle evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.

    İrtidad:
    Müslüman iken, İslam dinini terk etme. Terk edene mürted denir.

    İskat ve Devir: Ölen Müslümanı, namaz oruç gibi borcundan kurtarmak için yapılan iş.

    İstihare:
    Bir işin hayırlı olup olmayacağını anlamak için, iki rekat namaz kıldıktan sonra, rüya görmek üzere uykuya yatma.

    İstihaza:
    Adet ve lohusalık dışında gelip oruca, namaza mani olmayan hastalık kanı.

    İstiğfar: Allahü teâlâdan mağfiret, af dilemek.

    İtikad:
    Peygamber efendimizin, Allahü teâlâ tarafından, Peygamber olarak bütün insanlara getirdiği ve bildirdiği hususların hepsini kalben tasdik ederek inanma.

    Kefaret:
    Yanlışlıkla veya kasten işlenen bir günahın affı için dinin emrettiğini yapma.

    Kelime-i Tevhid: "La ilahe illallah Muhammedün resulullah" sözü.

    Kelime-i Temcid:
    "La havle vela kuvvete illa billah" sözü.

    Kerahet: İşlenen amelin sevabını gideren şeyler. Buna mekruh da denir.

    Mahrem:
    Nikah düşmeyen kimse. Namahrem, yabancı, kendisiyle evlenilmesi haram olmayan demektir. Herkese söylenmeyen gizli şeylere de mahrem denir.

    Mahşer:
    Kıyamette bütün mahlukatın dirildikten sonra hesap için toplanacakları yer.

    Mendub: Yapılması halinde sevap, yapılmazsa günah olmayan şeyler.

    Müdahene:
    Gücü yettiği halde, haram işleyene mani olmamak.

    Müdara: Dini veya dünyayı zarardan kurtarmak için, dünya menfaatinden vermek.

    Mümin:
    Resul-i Ekremin bildirdiklerinin hepsini beğenip, kalbi ile kabul eden, inanmayıp inkâr edene münkir veya kâfir denir.

    Riyazet:
    Nefsin isteklerini yapmamak. Nefsin istemediğini yapmak ise mücahededir.

    Erzel-i ömür: Başkalarına muhtaç olunan sıkıntılı ihtiyarlık dönemi.

    Ruhsat:
    İslamiyet’in meşakkat ve zaruret gibi sebeplere bağlı olarak, ibadetlerde ve diğer işlerde tanıdığı izin ve kolaylık, kolaylık yolu, azimetin zıddı.

    Salih:
    Ehl-i sünnet itikadında olup genel olarak günah işlemeyen kimse.

    Sapık: İtikad veya ibadetlerde Ehl-i sünnetten ayrılan.

    Sütre:
    Namaz kılanın önüne diktiği yarım metreden uzun çubuk.

    Tahmid: "Elhamdülillah" sözü.

    Nifak: Münafıklık.

    Şikak: Uyuşmazlık.

    Nefs-i emmare: Kötülük yapmak isteyen nefs.

    Rüşdü hidayet :
    Doğru yolu arayıp bulma.

    İstikamet: Doğru yol.

    Amel-i kesir:
    Namazı bozan çok hareket.

    Rükün: Namazın içindeki bir farz.

    Rüku: Namazda, elleri dize koyup yaklaşık 90 derece eğilmek.

    Necaset:
    Gaita, idrar, kan gibi pislik.

    Uzuv : Organ

    Necis: Pis

    Teganni:
    Teganni, ırlamak, sesini hançeresinde tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır. Yani, musiki perdesine uydurmak için, hareke, harf ve med [uzatmak] eklemek veya çıkarmak suretiyle kelimeleri bozmak demektir.

    Tefekkür:
    Allah’ın varlığını birliğini ve yarattıklarındaki hikmetleri düşünmek demektir.

    Dimağı yorulur: Beyni yorulur demektir.

    İtidal:
    Orta yol, aşırılıklardan uzak olmak demektir.

    Salik: Tasavvuf yoluna girmiş talebe, mürid.

    Meşakkat:
    Güçlük, zorluk

    Harac: Sıkıntı, güçlük, zorluk

    Taklit: İhtiyaç halinde, başka mezhebin o husustaki hükümlerine uymak.

    Vaty:
    Cinsel ilişki.

    Cima: Karı koca arasındaki yani nikahlı olarak yapılan cinsel ilişki.

    Zina: Nikahsız olarak yapılan cinsel ilişki.

    Ferc:
    Kadınların ön avret yeri

    Dübür: Arka avret yeri

    Dinde reform: Reform, ıslah etmek, bozulmuş bir şeyi düzelterek, eski doğru haline getirmek demektir. Hıristiyanlık bozulduğu için reform yapıldı. Müslümanlık bozulmadığı için böyle bir hareket bozmak olur. Bunun için reform yapmak isteyenlerin, dinimizi içten yıkmak istedikleri anlaşılmaktadır.

    Esah: Bir meselenin hükmü hakkında müctehid âlimlerin kavillerinden en doğru olanı, demektir. Esah, sahih’ten daha kuvvetlidir. Bir misal: Suyu arayıp bulamayan kimse, teyemmüm edip namazını kıldıktan sonra, suyu görse, bu husus ihtilaflı ise de, Esah olan namazı iade etmez.

    Sahih:
    Fıkıh kitaplarında, müctehid âlimlerin kavillerinden birini tercih edip, (doğru olan budur) denilen kavildir. Bir misal: Erkeğin başını tıraş etmek mümkün olduğu için, saçını uzatıp örse bile, çözerek yıkaması gerekir. Sahih olan kavil budur. Çünkü erkeğin saçını örmesinde zaruret yoktur.

    Müftabih:
    Müctehid âlimlerin ictihadlarından uyulması gereken fetva demektir. Bir veya iki ayrı müctehidin bir iş hakkında iki ayrı kavli bulunsa, birine sahih, diğerine esah kavil dense, esah kavil ile fetva verilir. Herkesin ibadet yaparken ve haramlardan sakınırken kendi mezhebindeki âlimlerinin (Müftabih olan = fetva verilen kavil budur) diye bildirdikleri kavle uyması gerekir. Bir misal: Teşehhüdde şehadet kelimesini okurken, şehadet parmağı ile işaret edilmez. Fetva böyledir.

    Mu’temed:
    Müctehid âlimlerin, dini bir mevzudaki sözlerinden esas alınan kavildir. Bir misal: Balgam kusmak mu’temed kavle göre abdesti bozmaz.

    İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
    Mudmerât’da deniyor ki: Fetvaya yarayan alametlere gelince, “fetva böyledir”, “bununla fetva verilir”, “biz bununla amel ederiz”, “itimad bunadır”, “bugünün ameli buna göredir”, “ümmetin ameli buna göredir”, “sahih olan budur”, “esah olan budur”, “muhtar olan budur” gibi sözlerdir. Bu sözlerin bazısı bazısından daha kuvvetlidir. Mesela; “Fetva bununladır” sözü, “fetva bunun üzerinedir” sözünden daha kuvvetlidir. Esah sözü, sahihten daha kuvvetlidir. Âdab-ül-müfti’de diyor ki: Mu’temed bir kitaptaki rivayetin altına esahtır, evladır veya benzeri bir ibare yazılırsa, o rivayetle fetva vermek caiz olduğu gibi, muhalifi ile de fetva verilebilir. Ama, rivayetin altına “sahihtir”, yahut “amel olunmuştur” veya “bununla fetva verilir”, “fetva böyledir” gibi sözler yazılmışsa muhalifi ile fetva verilemez. Ancak, Hidaye gibi bir kitapta bir kavil için, sahih olan budur, Kâfi’de de, muhalif kavil için sahih olan budur, denilirse, muhayyerlik sabit olur. Bu takdirde, fetva verecek olan müfti, kendine göre kuvvetli olanı tercih eder. (Redd-ül muhtâr)

    Şirk:
    Allahü teâlâya ortak yapmak, benzetmek demektir. Benzeten kimseye müşrik, denir. Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin en kötüsü, en büyüğü şirktir. Bir şeyin her çeşidini bildirmek için, çok defa, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bulunan şirk, her nevi küfür demektir. Mesela Nisa suresinin 48 ve 116. âyetinde mealen, (Allahü teâlâ, kendisine şirk koşanları [yani müşrikleri, kâfirleri] affetmez ve şirkten [yani her çeşit küfürden] başka olan günahları affeder) buyuruluyor.

    Şu halde her çeşit günahın en kötüsü küfürdür. Küfür ise kâfirlik demektir.


    Vahiy: Haber demektir. Deyim olarak da, Allahü teâlânın Cebrail aleyhisselam vasıtası ile Peygamberlerine gönderdiği haber demektir.

    Vahiy, Peygamber efendimizin vefatı ile kesilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri (Peygamberlik sona ermiş ve vahiy kesilmiş, sona ermiş ve din kemal bulmuş ve nimet tamam olmuştur) buyuruyor.

    Kısas-ı enbiya kitabının 410. sayfasında diyor ki:
    Resulullah hayatta iken, vahiy geliyor ve ümmete tebliğ olunuyor idi. Ondan sonra artık vahiy kesildi, hiç kimseye vahiy gelmek ihtimali kalmadı.
    Vahiy, iki türlüdür:
    1-Vahy-i metlu,
    2- Vahy-i gayri metlu

    Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirerek Peygambere okur. Bu vahyin kelimeleri de, manaları da Allah’tan gelmiştir. Kur'an-ı kerim, vahy-i metludür.

    Vahy-i gayri metlu, Allahü teâlâ tarafından Peygamberin kalbine bildirilir. Peygamber; bu vahyi, kendi bulduğu kelimelerle yanındakilere söyler. Bu sözlere, Hadis-i kudsi denir.
    Vahiy, yalnız Peygamberlerin kalblerine gelir. Evliyaya da gelmez.


    Veli:
    Evliya, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş salih insan demektir.
    Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin veli olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.


    Vera ve zühd: Haramlarla birlikte şüphelilerden de sakınmaya vera, helal malın fazlasından da sakınmaya ise Zühd denir. Tergib’deki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Kıyamet günü, Allahü teâlânın ihsanına kavuşacakların başında, vera ve zühd sahipleri bulunacaktır.)

    (Vera sahibi imam arkasında kılınan namaz kabul olur. Vera sahibine verilen hediye kabul olur.
    [Yani çok sevap verilir.] Vera sahibi ile oturmak ibadet olur. Onunla konuşmak, sadaka olur.)

    (Vera sahibi imam ile kılınan iki rekat namaz, fasık ile kılınan bin rekattan daha efdaldir.)


  2. #2
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler nelerdir -2 sesli sohbet dinle-sesli dinle

    çeşitli dini tabirler nelerdir -2 sesli sohbet dinle-sesli dinle

    Hadis-i kudsi
    Allahü teâlânın, Peygamberlerine haber vermesine, bildirmesine Vahiy denir. Vahiy, iki türlüdür:
    Birincisi Cebrail aleyhisselamın, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirip Peygambere okumasına, Vahy-i metlu denir. Bu vahyin kelimeleri de, manaları da Allah’tan gelmiştir. Kur'an-ı kerim böyledir.

    Vahyin ikinci kısmı, Vahy-i gayr-i metludür. Bu vahiy, Allahü teâlâ tarafından Peygamberin kalbine bildirilir. Peygamber, bu vahyi, kendi bulduğu kelimelerle yanındakilere söyler. Bu sözlere, Hadis-i kudsi denir. Hadis-i kudsinin kelimeleri, Peygamberdendir.

    Peygamberin kelimeleri de, manaları da kendinden olan sözlerine, Hadis veya Hadis-i şerif denir.


    Hasbiyallah
    Bes Farsçadır. Allah bes ifadesinin Arapçası (Hasbiyallah) demektir. Hasbiyallah, Allah bana yetişir demektir. Hasbünallah ise, Allah bize yetişir, kâfi gelir demektir. İbrahim aleyhisselamı ateşe atarlarken, (Hasbiyallah ve nimel vekil) dedi. Yani (Bana, Allah’ım yetişir, O iyi yardımcıdır) dedi.

    Kur'an-ı kerimde de böyle söylenmesi bildiriliyor:
    (De ki, Allah bana kâfi, tevekkül eden ancak Ona tevekkül eder.) [Zümer 38]

    Tevekkül eden ancak ona tevekkül eder demek, (Güvenip dayanacak olanlar, ancak Allahü teâlâya güvenip dayanırlar) demektir. Allah’tan başka güvenilecek, dost edinilecek hiçbir şey yoktur. Allah’tan gayrisine sığınmak örümcek ağına sığınmaya benzetilmiştir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allah’tan başka dost edinenlerin hali, kendine yuva yapan örümceğin durumuna benzer. Halbuki evlerin en çürüğü örümcek yuvasıdır. Keşke bunu bilselerdi.) [Ankebut 41]

    O halde Allah bes, hasbiyallah demeliyiz ve bu sözümüzde İbrahim aleyhisselam gibi durmalıyız.
    Baki heves, masivadır, Allah’tan gayri şeylerdir. Allah’tan gayri şeylerle uğraşmak ise malayanidir. Hadis-i şerifte, (Bir kimsenin malayani ile vakit geçirmesi, Allahü teâlânın onu sevmediğine alamettir) buyuruluyor. (Mektubat-ı Rabbani) [Malayani, faydasız iş demektir.]


    Feyz
    Feyz, kalbden kalbe gelen, insana Allahü teâlânın razı olduğu şeyleri yaptıran nurdur, bir kuvvettir. Feyzler, Resulullahın mübarek kalbinden yayılmakta, evliyanın kalbleri vasıtası ile, evliyayı çok seven kalblere gelmektedir. Feyze kavuşan bir insanın kalbi, ilimler, marifetler, kerametler hazinesi olur. Bu saadete kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadında olmak ve dinin emir ve yasaklarına uymak şarttır.

    Bedeni besleyen rızklar ve kalbi temizleyen feyzler, ezelde takdir ve taksim edilmiştir. Fakat, bunlara kavuşmak için, âdet-i ilahiyyeye uymak, sebeplerini aramak, bulmak için çalışmak gerekir. Şartlarına uyarak çalışana elbet verilir. Kıymetli ulema ve evliyanın kitaplarından hazırlanmış olan Hakikat Kitabevi’nin yayınlarından ilmihal ve diğer kitaplardan her gün bir veya iki sayfa okuyan feyz alır. Feyz, nur demektir. Nur kalbe yağar, kalbi temizler. Okudukça kalb nurlanır. Okuduğunu da anlamaya başlar.

    Evliya, Resulullahı iyi tanıdığı için, Onun mübarek kalbinden feyz alır ve bu feyzler, bunun kalbinden, kendisine bağlananların kalblerine akar. Feyz gelen kalb temizlenir. Ahlakı güzel olur. Velinin kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi yayılır. Onu seven Müslümanların kalblerine akar. Onların bu feyzleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi, kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullahın sohbetinde, böyle kemale geldi.


    Ahsen-ül halıkin
    Sözlüğe bakılırsa, (Yaratıcıların en güzeli) demek olduğu, bir çok yaratıcı bulunduğu zannedilir. Piyasadaki Kur’an tercümeleri de bundan pek farklı sayılmaz. Onun için sözlükten, Kur'an tercümesinden din öğrenilmez. Muteber tefsirlere, akaid ve fıkıh kitaplarına bakmak gerekir.

    Beydavi tefsirinin Şeyhzade haşiyesinde buyuruluyor ki:
    ("Ahsen-ül-halıkin" takdir edenlerin en iyisi, en güzeli demektir. Çünkü halketmenin hakiki manası, ihtira, inşa ve ibdadır. Bu kelime, yani halık, bu âyet-i kerimede takdir eden manasında kullanılmıştır. Çünkü ihtira manasındaki halketmek, Allahü teâlâdan başkası için düşünülmez ki, Allah onların en güzeli, densin.) [C.4, s. 68]


    Allah razı olsun
    Allah razı olsun demek, bu halinden Allah razı olsun demek değildir. Allahü teâlâ, seni razı olacağı hale getirsin manasında bir duadır. (Mektubat-ı Rabbani)


    Allah’ın ipi ne demektir
    Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
    Kur'an-ı kerimdeki (Allah’ın ipi)nden maksat, cemaattir. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı a'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Peygamber efendimiz aleyhisselamın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Kurtuluş, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasındadır. Fırka-i sünnet vel cemaat fırkasındadır. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu zamanda bu dört hak mezhepten birine tâbi olmayan, bid'at sahibi olup Cehenneme gider.) [Tahtavi]

    Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:
    (Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, âyetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun için, mezhebimizin bir hükmü, âyet ve hadise uymuyor gibi görünse de, mezhebimizin hükmüne uyulur. Yahut başka bir âyet veya hadisle değişmiştir, yahut tevil edilmesi gerekir. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadis değil, âlimlerin kitaplarını okumamız gerekir.) [Berika s.94]


    Allah’ın salât etmesi
    Allah’ın salât etmesi rahmet, meleklerin salâtı dua, müminlerinki ise Peygamber efendimizin şefaatini taleptir. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
    (Bana bir salevat getirene, Allah ve melekleri 70 salât getirir.) [İ.Ahmed]

    Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin ismini işitenin ömründe bir defa salevat getirmesi farz, okuyunca, yazınca, söyleyince, işitince ilkinde söylemek vacip, tekrarında müstehaptır. (Redd-ül Muhtar)

    Namazların sonunda okunan salli barikler salevattır. Peygamber efendimize salevat getirmek için Allahümme salli ala Muhammed ve ala âli Muhammed demek kâfidir. Salli barikleri okumak daha sevaptır. En kısa olarak Muhammed aleyhisselam denir. Peygamber efendimize salevat-ı şerife getirmenin fazileti çoktur.


    Beytullah
    Beyt, ev; Beytullah, Allah’ın evi demektir. Kâbe’ye "Beytullah" dendiği gibi, cami ve mescide de "Beytullah" denir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Yeryüzünde Allah’ın evleri, mescidlerdir. Oraya gelene Allahü teâlâ ikramda bulunur.) [Taberani]

    (Mescidler Allah’ın evleridir. Oraya gelen müminler de Allah’ın birer ziyaretçisidir. Allahü teâlâ da ziyaretçisine ikram eder.) [Hakim]

    (Camiler, Allah’ın evleridir. Allahü teâlâ, camiye devam edenlerin, beden ve ruhlarının rahatını ve Sırattan geçip Cennete girmelerini tekeffül etmiştir.) [Beyheki]

    [Tekeffül, kefil olmak, birinin işlerini üzerine almak demektir.]

    Beytullah, yani Allah’ın evi demek, Allah’a ibadet edilen, namaz kılınan yer demektir. Allah mekandan münezzehtir. Beytullah demekle Allahü teâlâya mekan ittihaz edilmiş olmaz. Allah mekandan münezzehtir.


    Ehl-i sünnet vel-cemaat
    Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Hak olan cemaat ve yetmişüç fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-ı naciyye bunlardır. Kur'an-ı kerimde, (Parçalanmayın) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, itikadda, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefslerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette hiç caiz değildir. Hadis-i şerifte de (Cemaat rahmet, ayrılık azaptır) buyuruldu.

    (Parçalanmayın) âyet-i kerimesi fıkıh bilgilerinde ayrılmayın demek değildir. Ahkâmda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklayan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı [mezheplere ayrılması] rahmettir) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir. (Hadika)


    Ya ne demektir
    Arapça ya kelimesinin Türkçesi yoktur. Türkçede buna ihtiyaç da yoktur. Ya kelimesini biz de her zaman ey diye yazıyorsak da, karşılığı değildir. Telefonda konuşurken hitap sözü olarak alo kullanılıyor. Arapçada da, birisine hitap ederken, “Ya falanca” denir. Türkçede böyle bir hitap şekli yoktur. Biz, “Ali buraya gel” deriz. Araplar, “Ya Ali buraya gel” derler.

    Alo, İngilizce merhaba anlamında kullanılan hello kelimesinin Türkçedeki söyleniş şeklidir. Alo için Türkçe başka bir kelime olmadığı gibi, Arapça ya için de başka bir kelime yoktur. Araplar bile, telefonda alo diyorlar. Bu bakımdan ey Ali yerine ya Ali demek daha güzeldir.


    İbadet ve taat ne demektir
    Bir ilmi öğrenmek isteyen, o ilme ait kelime ve deyimleri bilmesi gerekir.
    Allahü teâlânın rızasına kavuşmak ve sevap kazanmak niyeti ile farzları, sünnetleri yapmaya ve haramlardan ve mekruhlardan kaçınmaya [dinimizin hükümlerini] yerine getirmeye ibadet etmek denir.

    Niyetsiz ibadet olmaz. Amel, üçe ayrılır:
    1- Masıyet: Günah olan işler. İçki içmek gibi.

    2- Taat: Allahü teâlânın beğendiği şeyler. Taat yapan Müslümana sevap verilir. Sadaka vermek gibi. Taat, niyetsiz veya Allah için niyet ederek yapılınca, sevap hasıl olur. Taat yaparken, Allahü teâlâ için yaptığını bilmese de sevap hasıl olur. Sevap hasıl olması için, Allah rızası için niyet etmek lazım olan taate ibadet denir.

    3- Mubah: Günah veya taat olduğu bildirilmemiş olan işler. Niyete göre, taat veya günah olur. Şık giyinmek gibi. Karşı cinse güzel görünmek, onu elde etmek için güzel giyinmek günah olur. İslam’ın vakarını korumak için güzel giyinmek ise taattir. Her mubah, iyi niyet ile yapılınca taat olur.

    Bir kimse Allahü teâlâ için yaptığını bilerek taat yaparsa, buna Kurbet denir. Kurbet olan işi de yaparken sevap hasıl olması için niyet etmek şart değildir. Niyetsiz alınan abdest ibadet olmaz, kurbet olur ve bu abdestle Hanefi’de namaz kılınır.

    Demek ki, her ibadet kurbet ve taat oluyor. Kur'an-ı kerim okumak, vakıf yapmak, köle azat etmek, sadaka vermek, abdest almak ve benzerleri yapılırken sevap hasıl olmak için, niyet lazım olmadığı için, kurbet ve taat oluyor. Fakat, ibadet değildir. Taat veya kurbet olan bir iş yapılırken, Allah için niyet edilirse, ibadet yapılmış olur. Allah rızası için taat yapmaya ve sevap kazanmak niyeti ile yapılan mubahlara kurbet denir.

    Allahü teâlâyı tanımaya yarayan fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilgileri öğrenmek taattir, kurbet değildir. Çünkü kâfir, Allahü teâlânın varlığını, bunları öğrenirken değil, öğrendikten sonra anlar. Taat, kötü niyet ile yapılırsa, günah olur. Güzel niyetlerle taatin sevabı artar. Özetlersek:

    İbadet: Kulluk vazifelerini İslamiyet’in bildirdiği şekilde yerine getirmek demektir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak, mesela namaz kılmak, zekat vermek gibi.

    Taat: Allahü teâlânın beğendiği şey. Buna hasene de denir. Sadaka vermek, Kur’an okumak gibi.

    Kurbet: Yakınlık. Taati, Allahü teâlâ için yapmak demektir. Mesela sadaka verirken, Allah rızası için vermeye niyet etmek kurbettir.

    İsar, muhtaç olduğu bir şeyi kendi kullanmayıp, muhtaç olana vermektir. İnsana gereken şeylerde isar yapılır. Kurbet ve ibadetlerde isar yapılmaz. Mesela örtünecek kadar elbisesi olan, bunu muhtaç olana vermez, kendi kullanır. Namazda ön saftaki yerini başkasına vermez. (Eşbah)


    Sual: Tam İlmihal’de deniyor ki:
    (Taat veya kurbet olan bir iş yapılırken, Allah için niyet edilirse, ibadet yapılmış olur. Fakat bunlar, ibadet olarak emir olunmadı. Allahü teâlâyı tanımaya yarayan fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi bilgileri öğrenmek taattir, kurbet değildir. Çünkü kâfir, Allahü teâlânın varlığını, bunları öğrenirken değil, öğrendikten sonra anlar.)
    Bu ilimleri öğrenmek kâfir için taat midir?
    CEVAP
    Hayır taat değildir. Taat olabilmesi için Müslüman olması gerekir. Orada, (Çünkü kâfir, Allahü teâlânın varlığını, bunları öğrenirken değil, öğrendikten sonra anlar) deniyor. Allah’ın varlığını anlayıp Müslüman olursa, o zaman okudukları taat olur.


    Kul ne demektir?
    Sual: Eskiden halkın, padişaha "Kulunuz" diye kendini takdim ettiği, padişahın da halka, "Kulum" dediğini işitiyoruz. Bir de hâlâ bazı kimseler, (Ne yapalım emir kuluyuz) diyorlar. Yalnız Allah’a kul olunmaz mı? Bu sözler küfür değil midir?
    CEVAP
    Bazı kelimeler birkaç manaya gelir. Cümledeki yerlerine göre manaları değişir. Kul, mahluk, insan, köle, bende, emir altında bulunan, tâbi, mensup, hizmetçi gibi manalara gelir.
    Sultana bağlı askerlere Kapı kulu denirdi.

    Bende kelimesi de kul demektir. Bendeniz, kulunuz demektir. Bu tabir bugün bile tevazu ifadesi olarak kullanılmaktadır.

    Emir kuluyum demek, emir altında çalışıyorum, benim de âmirim var demektir.

    Ben Ali beyin kuluyum demek, ben Ali beyin hizmetçisiyim demektir.

    Padişahlar, tebasından olan sadık yardımcıları için "Kulum" tabirini kullanırlardı. Burada kulum, sağ kolum demektir.

    Onun kapısına kul olamam demek, ona hizmetçilik edemem demektir.

    Mevla kelimesi de yedi manaya gelir. Meşhur olan üç manası ilah, köle ve efendi demektir.
    (Mevla’mızın rahmeti boldur) cümlesinde mevla, ilah manasındadır.

    (Mevlana Halid-i Bağdadi, Mevlana Celaleddin-i Rumi kıymetli zatlardır) cümlesindeki mevla kelimesi, efendi demektir. Mevlana, efendimiz demektir.

    (Hazret-i Bilal, Hazret-i Ebu Bekrin mevlası idi) cümlesinde mevla, azat edilmiş köle manasına gelir.

    Bunun gibi bir çok kelime kullanıldığı yere göre mana alır. Sultanlar veya diğer büyük zatlar hakkında şanlarına yakışmayan bir şey duyunca, işin aslını öğrenmeden onlara suizan etmemeli.


    Zalime ceza vermek
    Sual: Ehl-i sünnet kasidesinde (Zâlime imhal ederim; ihmalim yok dedi Yezdan) diye bir mısra var. Bunun anlamı nedir?
    CEVAP
    İmhal, mühlet vermek, tehir etmek, geciktirmek; İhmal ise, önem vermemek, eksik bırakmak, Yezdan, ilah demektir.

    Mısranın manası şöyle oluyor:
    Cenab-ı Hak, (Zalime ceza vermeyi ihmal etmem, ama, tehir ederim) buyurdu.


    Tab’an mekruh
    Sual: Tab’an mekruh ne demektir?
    CEVAP
    Tab’an mekruh, insanın tabiatına çirkin gelen, tiksindiren şey demektir. Çiğ soğan ve sarımsak yemek gibi. Bunları yemek mubah, yani dinen mekruh değildir. Kokusu rahatsız ettiği için, tab’an mekruhtur. Dinen mekruh değildir.


    Rahip ne demektir?
    Sual: Bir yazıda (“Ümmetin rahibi” diye anılan Amir bin Abdullah da, çok ağlar, ayakları şişinceye kadar namaz kılardı) ifadesi geçiyor. Rahip, burada ne anlama geliyor?
    CEVAP
    Bazı kelimelerin birkaç manası olabilir. Rahip, âbid yani, çok ibâdet eden demektir. Amir bin Abdullah hazretleri, “bu ümmetin âbidi” diye bildiriliyor. Bunu, ümmetin rahibi diye tercüme edilince, yanlış anlaşılmaya sebep olmuştur. Tercüme kitapların, hemen hepsinde, hatalar, indi [kişisel, keyfi] düşünceler bulunmaktadır. Kasıtlı yapanların
    dışında, özellikle, o dildeki deyimlerin, Türkçe’deki karşılıkları iyi bilinmediği için, kelime kelime tercüme ediliyor ve büyük yanlışlıklara sebep oluyor.

    Rahip; keşiş, papaz ve aslan anlamına da gelir. Cümledeki yerine göre mana verilir. (Bir rahip, ormandaki bir geyiği parçaladı) denince, bunun, papaz değil aslan olduğu anlaşılır. (Bir rahip, kilisede istavroz çıkardı) denirse, bunun keşiş olduğu anlaşılır.

    (Tabiinden, Amir bin Abdullah rahmetullahi aleyh rahip idi) denince, bu zatın âbid, çok ibadet eden bir Müslüman olduğu anlaşılır. Eshab-ı kiramın arasında da, Amir bin Abdullah isminde, biri var idi. Bu zat, Ebu Ubeyde bin Cerrah diye meşhur olmuştur. (Amir bin Abdullah, Bedir’de babasını katletti) denince de, bunun sahabeden, Ebu Ubeyde bin Cerrah radıyallahü anh olduğu anlaşılır.


  3. #3
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler nelerdir -3 sesli sohbet dinle-sesli dinle

    çeşitli dini tabirler nelerdir -3 sesli sohbet dinle-sesli dinle

    Felek
    Felek, gök demektir. Çoğulu eflaktır. Dünyaya da felek denir. Şarkı ve türkülerde geçen Kahpe felek deyimi, dünya değil de, ilah kastediliyorsa küfür olur. Bazı sözlüklerde felek, doğa üstü güç olarak tarif edilmektedir. Bu da çok yanlıştır.

    Felek hakkında birçok deyim vardır. Bazıları şöyle:
    Feleğin çemberinden geçmek, başından çeşitli olaylar geçip çok tecrübe sahibi olmak, bu yüzden zorlukların üstesinden gelmek.

    Felek, kimine kavun yedirir, kimine kelek, kimi rahat, kimi sıkıntı içinde yaşar.

    Feleğin sillesini yemek, kötü durumlara düşmek, perişan olmak, felakete uğramak.

    Feleğini şaşırmak, ummadığı bir durumda kalmak, şaşkına dönmek.

    Felekten bir gece çalmak, güzel bir gece geçirmek.

    Felek yâr olsa, şartlar uygun giderse.

    Feleğe baş eğmez, hiç kimseye müdarası yok.

    Felek dönektir, dünyaya güven olmaz.

    Ecelim gelmeden öldürdün felek, dünyanın kahrı beni zamansız öldürdü anlamında kullanılıyorsa da yanlıştır. Kimse eceli gelmeden ölmez.

    Feleğin her işi aksinedir deyimini İmam-ı Rabbani hazretlerinin şu sözü güzel açıklamaktadır: Dünya, insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar, kaçarsan kovalar.

    Acı olaylara maruz kalmayan, her istediğini yapacağını zanneder anlamında denir ki:
    Feleğin sillesini yemeyen bir baş,
    Elini demir sanır, yumruğunu taş.


    Fetva
    Fetva, bir hususun dine uygun olup olmadığını, hangi fıkıh kitabının neresinden alındığını bildiren hüküm demektir. Mehazını göstermeden caiz veya caiz değil demek fetva olmaz.

    Müftinin müctehid olması gerekir. Müctehid olmayan kimse müfti yapılırsa, bunun müctehidlerin bildirdiklerini okuyup, öğrenerek bunları söylemesi gerekir. (İbni Hümam)

    Müctehid olmayan kimse bir hadis işitince, bu hadisten kendi anladığına uyarak amel edemez. Mezhebindeki müctehidlerin verdiği fetva ile amel etmesi gerekir. (Kifaye)

    Cengiz Han, Fatımiler ve hatta Abbasiler zamanında, haramlara caiz diyen müfti adını taşıyan devlet memurları vardı. Bunların yanında bir kısmı da gerçekten İslam müftisi idi. Bir kısmı ise, o zamanki hükümdarın arzusuna göre konuşurlardı. İslam müftileri, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren âlimlerdi. Müfti denilen devlet memurları ise, zaten dini bilmezlerdi. Allahü teâlânın yasak ettiği bir şeyi, hükümdar emr etmiş ise, (Bunu yapmak caiz değil) demezlerdi. Yahut bir zalim, Allahü teâlânın emrettiği bir şeyi yapmamış olsa, (Bunu yapmak gerekir) diyemezlerdi. Böylece Müslümanları günaha ve büyük felaketlere sürüklemişlerdi. Böyle uydurma fetvaların verildiği zamanlarda, dinini kayıran Müslümanlar, âlimlerin yazdığı fıkıh ve ilmihal kitaplarına uyup dinlerini kurtardılar.


    İhya etmek
    İhya etmek, diriltmek, yeniden can vermek demektir. Mecaz olarak, sevindirmek, saadete kavuşturmak demektir.

    Her ne kadar "Beni ihya ettiniz" demek, "Beni çok sevindirdiniz!" manasında kullanılıyorsa da, doğru değildir. Yaratmak kelimesini de, meydana getirmek manasında kullanmak doğru olmaz. Allah’tan başkası için yarattı, ihya etti demek uygun değildir.


    İlmel yakîn, Aynel yakîn ve Hakkel yakîn
    İlm-ül-yakîn, ilimle bilmek,
    Ayn-ül-yakîn, gözle görerek bilmek,
    Hakk-ul-yakîn, her şeyi ile bilmek, vakıf olmak demektir.

    Bir misalle açıklayalım!
    Medine-i münevverede yaşayan bir kimse, ömründe hiç kar görmese, kar kendisine anlatılsa, bu kimsenin kar hakkındaki bilgisine (İlm-ül-yakîn) denir.

    Yakından karı görmekle hasıl olan bilgisine de (Ayn-ül-yakîn) denir.

    Karı eline alıp incelese, soğukluğunu öğrense, biraz yiyip tadına baksa, bu bilgisine de (Hakk-ul-yakîn) denebilir.

    Murakabe yaparken evliyada bazı hallerin hasıl olmasına (İlm-ül-yakîn) denir. Kalbde bir ışık parlamasına (Ayn-ül-yakîn) denir. Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmaya da (Hakk-ul-yakîn) denir. (Mektubat-ı Dehlevi)

    Tasavvuf ehlinin, eserden müessiri, yani işi görerek, bunu yapanı keşf ile anlamasına (İlm-ül-yakîn) denir. (Mektubat-ı Rabbani c.3, m.39)

    Cennete ve Cehennemin varlığı yakîn olarak bilinirse, buna (İlm-ül-yakîn), meleklerin bildiği gibi, bizzat müşahede edilerek görülürse, buna da (Ayn-ül-yakîn) denir. Dünyada yapılan kötü işlerin ahirette karşılığının Cehennem olduğu, böyle ilm-i yakîn ile bilinir. Tekasür suresinde mealen (İlm-i yakîn ile bilseydiniz, Cehennemi elbette görürdünüz) buyuruluyor. Peygamberler, ilm-i yakîn ile Cenneti, Cehennemi ve ahiret hallerini bilirler. Bu bilgilerine (İlm-ül-yakîn) denir. (Mükaşefet-ül-kulub)


    İmsak
    İmsak, gecenin bitimi, günün başlaması demektir. Dinimizde gün, imsak vaktinde başlar, bir dahaki imsak vaktinde biter.

    Ramazanda yiyip içmenin yasak olan vaktin başlaması demektir. Türkiye Takviminde yazılı olan imsak vaktinde, yiyip içmeyi kesmelidir! Bundan 20 dakika kadar sonra sabah namazı kılınabilir!

    Yanlış takvimlere göre hareket edip de, yiyip içmeye ezan okununcaya kadar devam eden kimsenin, suçu yanlış takvime bulması, kendini mesuliyetten kurtaramaz!


    İtikaf
    İtikaf, camiye girip ibadetle meşgul olmak demektir. Ramazan-ı şerifte itikaf, sünnet-i müekkededir. Ancak itikaf, sünnet-i kifaye olduğu için bir mahallede birkaç kişi itikafa girerse, diğerlerinden bu sünnet sakıt olur. Bu bakımdan imkanı olanlar itikafa girmelidir!

    İtikaf eden kimse camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir. (Berika)
    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (İtikafta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi ecre kavuşur.) [İ.Mace]

    (Bir devenin 2 sağımı kadar itikaf eden, bir köle azat etmiş gibi sevap kazanır.) [Tenvir]

    (Ramazanda on gün itikaf eden, 2 defa [nafile] hac yapmış gibi sevap kazanır.) [Beyhekî]


    Kalu bela ne demektir
    Cenab-ı Hak, ruhları yarattığı zaman, (elestü birabbiküm) buyurdu. Ruhlar da (bela) diye cevap verdiler.

    Elestü birabbiküm, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) demektir. Kalu Bela ise, (Evet [Sen bizim Rabbimizsin] dediler) demektir.

    (Kalu Beladan beri Müslümanım) demek, (Ruhlarımızın "Evet" dedikleri zamandan beri Müslümanım) demektir.

    Neam da, bela da evet demektir. Olumsuz soruların olumlu tasdiki için neam değil, bela kullanılır. Mesela, (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusuna neam denirse, (Evet sen bizim Rabbimiz değilsin) denmiş olur. Bela denirse, (Evet sen bizim Rabbimizsin) denmiş olur.


    Kanaat
    Kanaat, çalışmayıp tesadüfen önüne çıkanı kullanmak, başka bir şey aramamak demek değildir. Kanaat, bileğin emeği, alın teri karşılığı kazanılana razı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek demektir. Başkasının daha çok kazandığını görünce, onu kıskanmamak, onun gibi çok çalışmak demektir. Kanaat demek, ihtiyacından fazla kalan kazancını bir yere yığmayıp, İslamiyet’in emrettiği hayırlı yerlere vermek; fakirlere, kimsesizlere, hastalara; cihad edenlere yardım etmek demektir. Kanaat, böylece iyi ahlakın kaynağı olduğu gibi, insana mahrumiyetler içinde kaldığı zaman saadet temin eden sarsılmaz bir kale gibidir.

    Şair der ki:
    Ey zaman! İnsanlara hücum ederken, beni de herkes gibi sanarak üzerime gelme! Bileğimi bükemezsin! Karşında beni yalnız sanma! Arkamda kanaat gibi yenilmez bir ordu vardır.


    Mealen
    Mealen demek, tefsir âlimlerinin bildirdiklerine göre demektir. Yani tefsir âlimlerinin anladığı mana demektir. Bunun için Kur'an tercümesi denilen kitaplardan, Kur'an-ı kerimin manası anlaşılmaz. Kur'an tercümesi okuyan kimse, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin bilgi derecesine göre, yaptığı açıklamayı öğrenir. Bir cahilin veya bir sapığın yaptığı tercümeyi okuyan kimse de, Allahü teâlânın bildirmek istediğini değil, tercüme edenin anladım sanarak kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.

    Kur'an-ı kerim tercümesini okuyan, amele, ibadete ait bilgileri öğrenemez.

    İtikada ait bilgileri ise öğrenmesi hiç mümkün olmaz. Çünkü 72 dalalet fırkası, Kur'an-ı kerime yanlış mana verdiği için sapıtmıştır. Kur'an tercümesi okuyarak, doğru imanı, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek mümkün olmaz. Hatta (Beydavi), (Celaleyn) gibi kıymetli tefsirleri bile bizim gibilerin anlaması mümkün değildir. Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı, kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır. (Hadika)


    Medeni
    Güzel ahlak sahibi olan ve zamanının fen bilgilerinde yükselmiş olan Müslümana medeni denir. Fende ilerlemiş, fakat ahlakı bozuk olana zalim, yobaz, eşkıya ve diktatör denir. Fen ve sanatta geri ve ahlakı bozuk olana vahşi denir. Medeniyet, şehirler yapmak ve insanlara hizmettir. Bu da, fen ile sanat ve güzel ahlak ile olur. Kısacası, fen ve sanatın güzel ahlak ile birlikte olmasına Medeniyet denir.

    Medeni insan, fen ve sanatı insanların hizmetinde kullanır. Görülüyor ki, hakiki Müslüman, ilerici; dinsiz ise gerici, şaki ve zavallı bir kimsedir.


    Mizmar
    İbni Arabi hazretleri (Müsamere) adındaki kitabında diyor ki:
    Hadis-i şerifte, (Bir zaman gelir ki, Müslümanlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. Dinden uzaklaşıp, kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur'an-ı kerimi mizmarlardan şarkı gibi okurlar. Allah için değil, keyif için okurlar. Böyle okuyanlara ve dinleyenlere hiç sevap verilmez. Allahü teâlâ bunlara lanet eder. Azap verir) buyuruldu.

    Derin âlim, şeyh-ul-islam Ahmed ibni Kemal efendinin Kırk Hadisinin tercümesinde, 39. hadis-i şerifte, (Mizmarları kırmak için ve hınzırları öldürmek için gönderildim) buyuruluyor.

    Mizmar, düdük ve bütün çalgı aletleridir. Bu hadis-i şerifin manası, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeği yasak etmek için emrolundum demektir.


    Müsafeha
    Müsafeha, iki kişinin, sağ elin avuç içlerinin birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirlerine değdirmesidir. Dört el ile birlikte de yapılır. (Merakıl-felah)

    Müsafeha, sevgi ve dostluk kazandırır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (İki Müslüman karşılaşıp müsafeha ederlerse, Allahü teâlâ, bunların dualarını kabul eder. Ellerini birbirinden çekmeden önce günahlarını affeder.) [Bezzar]

    (İki Müslüman karşılaşıp, selamlaşıp müsafeha eder ve bir de bana salevat-ı şerife okursa, anadan yeni doğmuş gibi günahları temizlenir.) [R.Nasıhin]

    (Âdem aleyhisselamdan İbrahim aleyhisselama kadar, selamlaşma, birbirine secde etmekle olurdu. Sonra, boynuna sarılmakla oldu. Benim zamanımda ise, el ile müsafeha sünnet oldu.) [R.Nasıhin]

    Allahü teâlâ, meleklere, Hazret-i Âdem'e karşı secde etmesini emretmişti. Secde Allah içindi, fakat istikameti Hazret-i Âdem'e karşı idi. Bugün de, Allah’a secdeyi Kâbe istikametinde yapıyoruz. Kâbe’ye secde etmiyoruz.


    Nasuh tevbesi
    Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah’a tevbe-i nasuh edin!) buyuruldu. (Tahrim 8)
    Nasuh kelimesine 23 mana verilmiştir. Bunlardan en meşhuru günahlara pişman olup, dili ile istiğfar etmek ve bir daha işlememeye karar vermektir. Peygamber efendimiz, tevbeden bahsedince, nasuh tevbesinin ne olduğunu soran Hazret-i Muaz bin Cebel’e buyurdu ki:
    (Tevbe-i nasuh, işlenen günahtan pişman olmak, Allahü teâlâdan mağfiret dilemek, bir daha öyle bir günah işlememek demektir.) [Beyheki]


    Rıfk
    Rıfk yumuşaklık demektir. Katılığın, kabalığın tersidir. Rıfk, mülayimlik, naziklik, yavaşlılık, tatlılık, güzellik, acımak, iyilik etmek, kısaca İslamiyet’e uymaktır.

    Yumuşak yerine sert ve kaba konuşan, fitneye sebep olur. Her zaman yumuşak davranmaya çalışmalı, sertlikten kaçmalıdır!


    Selam
    Selam, emniyet, huzur, selamet, sağlık, barış, rahatlık, iyi netice, kurtuluş gibi manalara gelir. Selam vermek, bir kimseye yapılacak en güzel duadır. Selam, (Ben Müslümanım, benden sana zarar gelmez, selamettesin) manasına, selamet üzere ol, Müslüman olarak öl manalarına da gelir. Gayrimüslimlerin hidayete kavuşmaları niyetiyle, ihtiyaç olduğu zaman onlara selam vermek, hidayete kavuşmaları için dua etmek caizdir. (R.Nasıhin, Redd-ül Muhtar)

    Selamlaşırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte, (Karşılaştığınız zaman birbirinize eğilmeyin, kucaklaşmayın) buyuruldu. (Berika)

    Eshab-ı kiram, yolculuktan döndükleri zaman kucaklaşırlardı. Şu halde, uzun yoldan gelmiş veya uzun zamandır görülmeyen bir arkadaşla kucaklaşmak caiz olur.

    (Selamün aleyküm) diye selam vermek caiz ise de (Esselamü aleyküm) demek daha iyidir.
    (Selamün aleyküm) denince, (Ve aleyküm selam) demek farzdır. (Esselamü aleyküm) denince de, (Ve aleykümüsselam) denir. Her ikisinde de "ve" harfini söylemelidir! (Ve aleyküm...) deki "ve", (dahi) manasındadır. Yani, (Allah’ın selamı bizim üzerimize olduğu gibi, sizin de üzerinize olsun!) demektir. Sadece (Aleyküm selam) ise, sanki (Selam bize değil size olsun) gibi uygunsuz bir manaya gelebilir.

    Peygamber efendimiz, (Selamün aleyküm) diyen için, (On hasene kazandı) buyurdu. Başka biri, (Selamünaleyküm ve rahmetullahi) dedi. (Yirmi hasene kazandı) buyurdu. Bir başkası da, (Selamün aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü) dedi. Bu kimse için de, (Otuz hasene kazandı) buyurdu. Bu sırada orada oturanlardan biri selam vermeden çıkıp gitti. Resulullah efendimiz, (Arkadaşınız [selamın faziletini] ne tez unuttu) buyurdu. Daha sonra, (Bir topluluğa gelince de, ayrılırken de selam verin! Birinci selam, ikincisinden daha mühim değildir) buyurdu. (Taberani)


    Sohbet
    Şimdi söyleşi diyorlar. Söyleşi, konuşarak vakit geçirme demektir. Ama dinimizde sohbetin tarifi başkadır. Sohbet, beraber olmak demektir. İnsanın derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya gelip, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnut olduğu şeyleri konuşması demektir.

    Kişinin kendinden üstün olanla beraber olmasının hakikati, o zata hizmettir. Aşağısında olanla sohbetin gereği, onun hallerinden bir noksanı gördüğünde onu ikaz edip, kusurundan haberdar etmektir. Aynı seviyede olan sohbet arkadaşlarının sohbetlerinin hakikati, başkalarının, yabancıların yanında birbirlerinin kusurlarını görmezlikten gelmektir.


    Şer’i gece-gündüz ve seher vakti
    Şer'i Gece = akşam vakti [güneşin batış vakti] ile imsak vakti arasıdır
    Şer'i Gündüz = imsak vakti ile akşam vakti arasıdır

    Gece Yarısı = akşam vakti ile imsak vaktinin ortasıdır

    Gecenin 3/1'i = akşamla imsak vaktinin arasındaki vakit üçe bölününce, ilk kısmıdır
    Gecenin 6/1'i = akşamla imsak vaktinin arasındaki vakit altıya bölününce, son kısmıdır

    Seher Vakti =Seher vakti gecenin son altıda biridir. Yani güneşin batışından imsak vaktine kadar olan zamanın son altı da biridir. Mesela akşam 17.30da, imsak da 5.30da oluyorsa, gecenin tamamı 12 saat demektir. Bunun altıda biri 2 saat eder. 5.30dan çıkarılınca 3.30 kalır. Saat 3.30dan saat 5.30a kadar seher vakti demektir. Yaz ve kış bu vakit azalıp çoğalır.

    Kuşluk vakti = Kuşluk vakti, şer’i gündüzün dörtte biri geçtikten sonra başlar, zeval [İstiva] vaktine kadar devam eder. Yani imsak vaktine bu dörtte birlik zaman ilave edilince, kuşluk vakti başlar. Mesela 21 Aralıkta İstanbul’da imsak 5.31dir. Akşam ise 16.44te oluyor. Böylece şer’i gündüz 11 saat 13 dakika olup, bunun dörtte biri 2 saat 48 dakikadır. Bu imsak vaktine ilave edilince 5.31+2.48= 8.19 bulunur. Şu halde, kuşluk bu vakitte başlıyor demektir. Bu da aşağı yukarı işrak vakti ile aynıdır. Çünkü o gün işrak vakti 8.13tür. Kuşluk namazı, bu vakitten öğleye yirmi dakika kalıncaya kadar kılınır.


  4. #4
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler -4- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    Çeşitli dini tabirler -4- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    Sual: Kâbe’ye niçin mescid-i haram denilmiştir?
    CEVAP
    Orada, idamlığı da, öldürmek haram olduğu için.

    Sual: Ahmaklık ne demektir?
    CEVAP
    Zararlı iş görmektir.

    Sual: Peder ne demektir? Baba yerine kullanmak caiz midir?
    CEVAP
    Peder, Farsça baba demektir. Kayınbabaya kayınpeder denir. Kullanmakta mahzur yoktur.

    Sual: Cuma günü ruhun tanıdıkların evine gelmesi ne demektir?
    CEVAP
    Ruh madde değil, gelmesi, bilmek, tanımak demektir.

    Sual: Hadis-i şerifte başı ağrımayan birinin, Cehennemlik olduğu bildirilmiştir. Burada baş ağrısı ne demektir?
    CEVAP
    Dert demektir. Yani her Müslümana dert, keder gelir demektir. Mefhumu muhalifi muteber olmaktadır.

    Sual: Feth suresinin başındaki "zenb" kelimesini ehl-i sünnet âlimleri nasıl tevil ediyorlar?
    CEVAP
    Oradaki zenb yani günah kelimesi, (Habibim seni geçmişte ve gelecekte günah işlemekten mahfuz buyurduk) anlamındadır.

    Sual: Bir kelimeyi çocuğa isim olarak konunca anlamı değişir mi?
    CEVAP
    Değişebilir. Misallerle açıklayalım. Mesela, İslam, cihad kelimeleri isim olarak konmuşsa, artık, İslam'a, Müslüman olmak denmez. Müslüman olan diye tarif edilir. Cihad kelimesine de savaş, savaş etmek denmez. Allah için savaşan denir. Cihad kelimesinin biraz daha kuvvetlisi Cahid'dir. Bunun da daha kuvvetlisi Mücahid'dir. İsim olarak konunca, artık, Cihad da, Cahid de, Mücahid de, biri diğerinden daha kuvvetli olmak üzere, cihad eden anlamına gelir.

    Bunun gibi, Hicabi, utanmakla ilgili demektir. Ama bu isim olarak kullanılınca, mahcup, utangaç, hayâlı, edepli, terbiyeli, perdeli, namuslu gibi anlamlara gelir.
    Hulki, Ruhi, Sulhi kelimeleri de böyledir.


    Anam babam sana feda olsun
    Sual: Sahabelerin, Peygamberimize “Anam babam sana feda olsun” dediklerini okudum. Bu ne demektir? Niye kendileri feda olmuyor da ana babalarını feda ediyorlar? Peygamberimiz için “Ya Resulallah, canım sana feda olsun, sana ve yoluna kurban olayım” dediklerini okudum. Böyle söylemek caiz mi?
    CEVAP
    Evet caizdir. Eshab-ı kiram caiz olmayan şeyi yapmaz. Caiz olmasa idi, Peygamber efendimiz müdahale eder, öyle söylenmez diye bildirirdi.

    (Anam babam sana feda olsun ya Resulallah) demek, (Senin emrini onların emrine tercih ederim) demektir.

    Resulullah efendimizi, malımızdan mülkümüzden, ana babamızdan ve herkesten çok sevmemiz gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Beni ana-babasından, evladından ve herkesten daha çok sevmeyen, [hakiki] mümin olamaz.) [Buhari]


    Ebu ne demektir
    Sual: Arapçada ebu baba demektir. Ancak arapça bilen bir bayan, (Ebu Hureyre kedi babası değil, kedili demektir, Ebu turab toprak babası değil topraklı demektir, böyle kelimeler lı, li anlamındadır) dedi. Doğrusu hangisidir?
    CEVAP
    İkisi de, Arapçadaki anlamını verememektedir. Önce baba kelimesi Türkçede ne anlamlara gelir bir bakalım:
    İnsanlara iyilik eden, onları himayesine alan kimselere mecaz olarak, Baba adam, Fakir babası denir. Yaşlı kimselere de hürmeten Baba denir. Tekke büyüğüne de baba denirdi. Bektaşi babası gibi. Bugün çete başlarına mafya babası, parası çok olana da para babası denmektedir. Paranın babası olur mu? Demek ki burada baba o anlamda değil. Ebu Cehil, cahilin babası veya cahilli demek değil, cahilin daniskası, kuru cahil demektir. Ebu Hüreyre’deki baba da bu anlamdadır. Kedi babası, yani kediyi seven, kedileri bakıp gözeten, onlara şefkat gösteren kimse demektir.

    Ebu Bekri Sıddık da böyle, doğruyu tasdik eden, katıksız tam doğru kimse demektir. Türkçede bunları ifade eden kelime olmadığı için zorlanıyoruz. Ebu Turab da öyle, toprakla haşır neşir olan, eli yüzü topraklı, toprağı, yani secde etmeyi seven gibi anlamları var. Ebu Hanife de öyle. Yani Hanif, doğru inanan, İslamiyet’e sarılan kimse demektir. Ebu Hanife, gerçek Müslümanların hamisi, koruyucusu, babası demektir. Yoksa bayanın dediği gibi hanefili değildir. Görüldüğü gibi, ebuyu baba diye tercüme etmek Türkçeye daha yakındır.


    Ehven-i şer
    Sual: Ehven-i şer ne demektir?
    CEVAP
    Mecelle’nin 29. maddesinde (Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur) buyuruluyor. İki şerden en az zararlısı tercih edilir. Yani iki zararlı şeyden birini tercih etmek mecburiyeti hasıl olursa, daha az zararlı olanı tercih edilir. (Müminin başına iki bela gelirse, hafifini seçsin!) hadis-i şerifine benzeyen mecelle maddeleri de şöyledir:
    (Şiddetli zarar, en az, en hafif zarar ile önlenir.) [m. 27]

    (Birbirine zıt iki zarardan büyük olanınkinden kurtulmak için az zararlı olanını tercih etmek gerekir.) [m. 28]

    Önümüze çıkan şer iki de, beş de olabilir. Bizi ölüme mahkum edebilirler. (Ölümlerden ölüm beğen) diyebilirler. Yahut işkenceye tâbi tutabilirler. Elbette bunlardan bize tercih imkanı verilirse, en hafifini kabul etmemiz gerekir. İşte ehven-i şer bu demektir.

    Şerlerden biri de, (Ben şer değil, hayrın tâ kendisiyim) diyebilir. Kendilerine teslim olursak, bizi kırk haramilere teslim edebilir. Bu bakımdan canımızı, malımızı emanet ettiğimiz kimsenin sözüne değil, varsa geçmişteki işlerine bakmak gerekir.

    Şer grubunun içinden iyi niyetli birisi de çıkabilir. Fakat kuvvetliler mevcut iken, iyi niyetlinin yanına gitmek, hem bizim, hem de iyi niyetlinin felaketine sebep olur. Hayra koşmadan önce şerrin yok edilmesi gerekir. Mecelle’de buyuruluyor ki:
    (Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır.) [m. 30]

    Yani mevcut zarardan korunmak, bozgunculuğu yok etmek, menfaat sağlamaktan önce gelir. Yani önce zarar yok edilir. Zarar yok edilmeden fayda temin edilemez. Dünya sevgisini kalbden çıkarmadan Allah sevgisini koymak mümkün olmaz. Kalbine Allah sevgisini koymak isteyen, haramlardan kaçarak dünya sevgisini kalbinden çıkarması gerekir. Kalbden dünya sevgisi çıkınca, Allah sevgisi kendiliğinden girer.

    İman ile küfür birbirinin zıddıdır. İki zıt bir arada bulunamaz. Yani hem Allah sevgisi, hem de Ebu Cehlin sevgisi bir kalbde bulunamaz. (Ben hayrın tâ kendisiyim) dediği halde, şerle ittifak kurup haramilerin bağlanmış ellerini açan, hayrı da, şerri de bilmeyen gafil kimsedir.

    Mühim bir husus da şudur: Sevdiğimiz birkaç kişinin hatırı, menfaati için birçok kimseye zarar vermek asla doğru olmaz. Aksine bu birkaç sevdiğimizi feda etmemiz yerinde olur. Nitekim Mecelle’de buyuruluyor ki:
    (Çok kimseyi zarardan kurtarmak için bir veya birkaç kimseye zarar yapılabilir.) [m.26]

    Birkaç kişi zarar görecek diye, bütün milletin zararına razı olmak akıl kârı değildir. Geçmiş tecrübelerden ibret almak lazımdır.


    Eyvallah
    Sual: Eyvallah demek uygun mudur?
    CEVAP
    Eyvallah kelimesi Türkçede şu yerlerde kullanılmaktadır:
    1- Birisi bir şey ikram edince, teşekkür ederim anlamında, eyvallah denir.

    2- Ayrılıp giderken, Allah’a ısmarladık anlamında eyvallah denir.

    3- Birisi yardım eder misiniz diye sorunca, evet anlamında eyvallah da deniyor.

    Deyim olarak da, eyvallah demek, hoş görmek, eyvallah etmemek, kimseye boyun eğmemek, Eyvallahı olmamak, müdarası olmamak demektir. Arapça olarak, iy-vallah, vallahi öyledir anlamına gelir. Bu bakımdan mecbur kalmadıkça, bu kelimeyi kullanmamalıdır!


    Fasık
    Sual: Fasık ne demektir? Fasıkla ilgili hükümler hakkında bilgi verir misiniz?
    CEVAP
    Haram işleyene, günah işlediği bilinene, açıktan günah işleyene fasık denir. Mesela namaz kılmayan, içki içen, kumar oynayan, yabancı kadınlara bakan, hanımını, kızını açık gezdiren fasıktır. İşlediği günaha da fısk denir. Küçük günaha devam eden de fasık olur. Fasıklar hakkında hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    (Fasık övülünce, Rabbimiz gadaba gelir.) [Beyheki]

    (Dinin afeti üçtür: Fasık âlim, zalim idareci, cahil sofu.) [Deylemi]

    (Fıskı aşikâre olan fasıka lanet olsun.) [Deylemi]

    (Fıskını ilan eden fasık, hürmeti kaybetmiştir.) [Deylemi]

    Bir kadın, üç günlük sefere, ancak kocası ile, fasık olmayan ebedi mahrem akrabası ile veya [ihtiyaç halinde] mürahık erkek çocuğu ile gidebilir. Fasık olan mahremi ile sefere çıkamaz.

    [Mürahık 12 yaşını doldurmuş, henüz balig olmamış çocuk demektir. Mahrem, kardeş, amca, dayı gibi yakın akraba demektir.]

    Müslüman kadın, fasık kadınların yanında da saçı açık duramaz. Mürted amca ve dayının yanında da açık duramaz. Mürted ana-babanın yanında, başı açık durmak caiz ise de, ellerini öpmek caiz değildir. Müslüman kadın, kâfir kadınla, zaruretsiz müsafeha edemez. Zaruret olunca, Hanbeli mezhebini taklit eder.

    Fıskı yayılmış olmasa da, fasık erkek, saliha kızın, hatta salih kimsenin kızının küfvü [dengi] olamaz.

    Azrail aleyhisselam, fasık ve kâfirlerin ruhunu diğer meleklere emrederek aldırır.

    Malını hayrata sarf edip, fasık olan çocuğuna miras bırakmamalıdır. Çünkü, günaha yardım etmek olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla para, mal vermemelidir. (Bezzâziyye)

    Kâfir ve fasık doktora muayene ve tedavi caiz; fakat bunların sözleri ile ibadet bozulmaz. Mesela (Orucu aç, bu hastalık oruç tutmana manidir. Gusletme, su sana zararlıdır) dese, salih bir doktora sormak gerekir. Mütehassıs ve salih doktorun sözü ile hareket edilir.


    Hayhuy etmek
    Sual: Seadet-i Ebediyye’nin üç yerinde, çalgı aletleri ile hayhuy etmenin zikir olmadığı bildiriliyor. Hay Allah demektir. Hayhuy neden zikir olmasın diyenlere nasıl cevap verelim?
    CEVAP
    Hayhuy, farsça bir kelimedir, gürültü, patırdı, karışıklık, kargaşa demektir. Kelimenin yarısını alıp, (hay, Allah demek) yanlıştır. Haydutluk kötü dense, hay kelimesine hakaret sayılır mı? Eğer bu işte, Seadet-i Ebediyye’yi tenkit etmek gibi, kötü bir maksat yoksa, bahsedilen tenkit koyu bir cehalet eseridir.

    Hay arabide diri, canlı olmak, hayatta olmak demektir. Hayat, ilim, semi, basar, irade kudret, kelam, tekvin, Allahü teâlânın sıfatlarındandır. Bu sıfatları söyleyerek de zikir yapılmıyor. Buradan, (Hay veya hayat Allah’ın sıfatıdır. Hay diye zikredenlere karşı çıkılıyor) demek çok yanlıştır.

    Çalgı ile zikretmek, la ilahe illallah demek de haramdır, küfürdür. Çalgı ile zikredenler, hayhuy demiyor, hayhuy ediyorlar. Hayhuy etmek gürültü çıkarmak demektir. Çalgılı zikir ibadet olmaz, hayhuy olur, haram olur, küfür olur.

    Haydan gelen huya gider, kolayca kazanılan şeyler, kolayca elden çıkar demektir. (Hay da, huy da Allah’tır, Allah’tan gelen Allah’a gider) demek yanlıştır.

    Hayhay baş üstüne demektir. Buradaki hayhay kelimesine de Allah demek yanlıştır.


    Kalb gözü
    Sual: Baştaki göz mü yoksa kalbdeki göz mü daha iyi görür?
    CEVAP
    Kalb gözü, baştaki gözden daha keskin görür. Nitekim Kur'an-ı kerimde mealen, (Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı) buyuruluyor. (Necm 11)

    Cenab-ı Hak, İbrahim aleyhisselamdaki kalb gözünü kastederek buyuruyor ki:
    (Biz İbrahime, göklerin ve yerin gizli sırlarını gösterdik.) [Enam 75]

    Bu görme işinden habersiz olana da "kalbi kör" buyuruyor. Kur'an-ı kerimde mealen, (Gerçekte gözler değil, sinedeki kalbler kör olur) buyuruluyor. (Hac 46)

    Kalb körlüğü çok kötüdür. Kur'an-ı kerimde yine buyuruluyor ki:
    (Dünyada [kalb gözü] kör olan, ahirette de kördür.) [İsra 72]

    Hadis-i şerifte de, (Ümmetimden kalb gözü açık, ilham sahibi [evliya] kimseler vardır. [Hazret-i] Ömer bunlardan biridir) buyuruldu. (Buhari)


    Kalb ve Yürek
    Sual: Bazıları kalb ile yüreği aynı manada kullanıyorlar. Bunlar farklı değil mi?
    CEVAP
    Kalb, göğsümüzün sol tarafındaki et parçası değildir. Buna, yürek denir. Yürek, hayvanlarda da bulunur. Kalb, yürekte bulunan bir kuvvettir. Görülmez. Ampulde bulunan elektrik cereyanı gibidir. Buna, gönül diyoruz. Gönül insanlarda bulunur, hayvanlarda bulunmaz. Bedendeki bütün aza, kalbin emrindedir. His uzuvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalbde toplanır. İtikad eden, yani iman eden, kâfir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, dine uyar. Kalbi kötü olan dinden kaçar. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalbdir. Allahü teâlâ dinlerini Peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese iyilik eder. Dünyada rahat, huzur içinde yaşarlar. Ahirette de, ebedi, sonsuz saadete kavuşurlar.


    Keşke demek
    Sual: Keşke demek haram, hatta küfür diyorlar. Keşke demekte mahzur var mıdır?
    CEVAP
    Keşke demek haram ve küfür değildir. Keşke demenin mahzuru olmaz. Ahiret nimetini kaçıran bir kimse, Allahü teâlânın takdirine isyan olarak değil de, pişmanlık olarak, keşke şu günahı işlemeseydim, keşke namazımı geciktirmeseydim demesi iyi olur, suçunu kabul edip özür dilemek olur, tevbe olur.

    Fakat kadere isyan olacak işlerde, keşke bunları yapmasaydım demek doğru olmaz. Burada uygun olmayan keşke demek değil, kadere isyan etmek yanlıştır.

    Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Allah’a dayanıp işe giriş ve acze düşme! İş neticelenince, “Keşke şöyle yapsaydım” deme, “Allahü teâlâ böyle takdir etmiş” de, keşke demek, şeytanın işine yol açar.) [Müslim]

    Bunun için İbni Mesud hazretleri buyuruyor ki:
    (Olan bir işe keşke olmasa idi, olmayan bir işe keşke olsaydı demektense, ağzıma ateş almayı, kor yemeyi tercih ederim.)


    Kıyamet ile ahiret
    Sual: Kıyamet ile ahiret aynı anlama mı gelir?
    CEVAP
    Ölümden önceki hayata Dünya hayatı, ölümden sonraki hayata Ahiret hayatı denir.
    Ahiret hayatı üçe ayrılır:
    Mezardan kalkıncaya kadar Kabir hayatı,
    tekrar dirildikten, Cennete veya Cehenneme gidinceye kadar Kıyamet hayatı,
    üçüncüsü Cennet ve Cehennem hayatıdır.


    Muhlis ve Murad
    Sual: Muhlis ve Murad isimlerinin tasavvufi manaları nasıldır?
    CEVAP
    Muhlis, ihlas sahibi demektir. İhlas, her işi, her ibadeti yalnız Allah rızası için yapmak demektir. Şu halde Muhlis, her işini Allah rızası için yapan demektir. Muhlis olarak ibadet etmek övülmüştür.
    Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (De ki, ben ancak Allah’a muhlis olarak ibadet ederim.) [Zümer 14]

    Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
    (İhlas ile yapılan ibadet az da olsa insana kâfi gelir.) [Deylemi]

    İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
    Zahmet çekerek elde edilen, devamsız ihlasın sahiplerine Muhlis denir. Devamlı ihlas sahiplerine Muhlas denir. Muhlas olana ibadet yapmak, tatlı ve kolay olur. Çünkü bunlarda nefslerinin arzusu ve şeytanın vesvesesi kalmamıştır. Böyle ihlas, insanın kalbine ancak bir evliyanın kalbinden gelir. (c.1, m.59)

    Murad, istek, arzu demektir.
    Tasavvufta ise Murad, seçilmiş kimse demektir.
    Allahü teâlânın rızasına kavuşturucu iki yol vardır. Birisi talibler yolu, ikincisi, muradlar yolu. Buna ictiba yolu da denir. Yani seçilmişlerin yoludur. Birinci yoldaki talibler, sıkıntı çekerek yürürler. İkinci yoldaki muradlar ise sıkıntı çekmeden, hatta nazlı nazlı okşanarak maksada kavuşurlar. Bu yol, peygamberlerin ilerledikleri yoldur. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allah, dilediğini kendine seçer, kendine kavuşmak isteyenlere de, kavuşturan yolu gösterir.) [Şura 13]

    Muradların yani seçilmişlerin bu yolu, peygamberlerin ilerledikleri yoldur. Bu yol bazı evliyaya da ihsan edilir. (Mektubat-ı Rabbani c.3,m.121)


  5. #5
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler -5- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    Sağ el ne demek?
    Sual: Buhari’deki bir hadiste, (Namaz hakkında Allah'tan korkun! Sağ elinizin mâlik olduğu şeyler [köleler] hakkında Allah'tan korkun! Kimsesiz, fakir, dul kadın ve yetimler hakkında Allah'tan korkun!) buyuruluyor. Hadiste niye sağ el deniyor?
    CEVAP
    Bunlar deyimdir. Türkçe’de de böyle deyimler vardır. (Elimin altında şu kadar mal var) veya (Elimin altında yüzlerce insan var) yahut (Bahsettiğiniz işi yapmak elimde değil) gibi ifadelerde geçen el kelimesinin hiç birisinin bildiğimiz el ile alakası yoktur. Buradaki el, güç, kuvvet, malik olmak anlamındadır. Arapça’da da, sağ el tabiri kullanılıyor. Kur’an-ı kerimde de, Allah için bir çok yerde el tabiri geçer. Hiç birisinin hakiki el ile alakası yoktur. Hepsi deyimdir.

    Yukarıda bildirdiğiniz hadis-i şerif çok güzel bir nasihattir. Önce namaza önem verilmesi, sonra hizmetçilerimize iyi muamele edilmesi, fakir dul ve yetimlerin hakkının gözetilmesinin önemi bildiriliyor.

    Saygı ifadeleri
    Sual: Aşağıdaki ifadelerin anlamları nedir? Kimler için kullanılır?
    CEVAP
    Anlamları ve kimler için kullanıldığı karşılarına yazılmıştır:

    Aleyhisselam: Ona selam olsun demektir, Peygamber için söylenir.
    Aleyhimesselam: İkisine selam olsun demektir, Peygamberler için söylenir.
    Aleyhimüsselam: Onlara selam olsun demektir, ikiden çok Peygamber için söylenir.

    Radıyallahü anh: Allah ondan razı olsun demektir, bir erkek sahabi için söylenir.
    Radıyallahü anha: Allah ondan razı olsun demektir, bir kadın sahabi için söylenir.

    Aleyhimürrıdvân: Allah onlardan razı olsun demektir, Eshab-ı kiram için söylenir.
    Rıdvanüllahi teâlâ aleyhim ecmain: Allahü teâlâ, hepsinden razı olsun demektir. Sahabe için söylenir.

    Rahmetullahi aleyh: Allah ona rahmet etsin demektir, bir âlim için söylenir.
    Rahmetullahi aleyha: Allah ona rahmet etsin demektir, kadın için söylenir.
    Rahmetullahi aleyhim: Allah onlara rahmet etsin demektir, âlimler için söylenir.
    Aleyhirrahme: Allah rahmet etsin demektir, genelde bir âlim için söylenir.

    Kuddise sirruh: Allah onun sırrını mukaddes etsin demektir, evliya için kullanılır.
    Kaddesallahü esrarehüm: Allah onların sırlarını mukaddes etsin demektir, evliya için söylenir.


    İstanbul evliyaları demek
    Sual: Tasavvuf düşmanı iki Abduhcu yazar, “İstanbul evliyaları demek yanlıştır. Evliya, velinin çoğuludur. Çoğulun çoğulu olmaz” diyorlar. Türkçe’ye yerleşmiş olan böyle kelimeleri Türklerin kullandığı gibi kullanmakta mahzur var mıdır?
    CEVAP
    Abduhcu yazarların, Ehl-i sünnet kitaplarına çamur atabilmek için başka bir hata bulamayıp, “Çoğulun çoğulu olmaz” demeleri iki yönden yanlıştır:
    1- Arapça’daki birçok çoğul kelime, Türkçe’ye tekil olarak geçmiştir. Arapça’da galat olsa da Türkçe’de olmaz. Aşağıdaki siyah harfli kelimeler, Arapça’da çoğul olduğu halde, Türkçe’de tekil olarak kullanılır.

    Şaki = Eşkıya, şekil = eşkal, veled = evlad, tacir = tüccar, fakir= fukara, rızk = erzak, ihraç = ihracat, ithal= ithalat, sınıf = esnaf, misil = emsal, buud=ebad, ced = ecdad, edat = edevat, heram = ehram, lif = elyaf, şerif = eşraf, sevb = esvab, taraf = etraf, vasıf = evsaf, hayr = hayrat, hulk = ahlak, nefs = nüfus, akıllı = ukala, abdal = budala, varak = evrak.

    Bu kelimelerin çoğulları, asırlardır tekil gibi kullanılmaktadır. Mesela, (Ukala bir eşkıya, bir evladımın ahlakını bozdu) denir; fakat (Akıllı bir şaki, veledimin hulkunu bozdu) denmez. Çoğullarının çoğulları da şöyle kullanılmaktadır:
    (Eşkıyalar evlatlarımın ahlaklarını bozdu.)
    (Anarşistlerin eşkalleri belirlendi.)
    (Evlatlarınızı iyi yetiştirin.)
    (Budalalar çok saf insanlardır.)

    (Evrakları hazırla.)
    (Tüccarların ihracatları çoğaldı.)
    (Esnaflar da ithalata başladı.)
    (Fukaraların erzakları yetmedi.)

    (Emsalleri içinde en üstünü o.)
    (Masanın ebatları büyüktü.)
    (Ecdatlarımızı hayırla anarız.)
    (Aletleri ve edevatları iyi saklayın.)

    (Mısır ehramları meşhurdur.)
    (Pamuk elyaflarının en iyisi idi.)
    (Ali ağa köyün eşraflarındandır.)
    (Yeni esvaplarımızı giyinmiştik.)

    (Binaların etraflarına iyi bakın.)
    (Malların evsaflarını bildirin.)
    (Ne hayratlar yaptırmışlar.)
    (Gençlerin ahlakları bozuluyor.)

    (Almanların nüfusları azalıyor.)
    (Her gün ukalalar türüyor.)
    (Evliyalara dil uzatanlar çoğaldı.)

    Bu kelimelerin Türkçe olarak böyle çoğul şeklinde söylenmesi yanlış değildir. Böyle yazmakla dini bir hata da işlenmiyor, Mason Abduh gibi, düşük faize helal denmiyor. Abduhcular niye alınıyor ki?

    Evladın tekili velettir. Türkçe’de evlat yerine velet dense, hakaret kabul edilir. Tüccarlar yerine tacirler, erzaklar yerine rızklar, nüfus sayımı yerine nefslerin sayımı dense, anlaşılmaz veya tuhaf karşılanır. Galat-ı meşhur olanları da kullanmanın mahzuru olmaz. Mesela akıl, iyiyi kötüden ayıran bir kuvvet olduğu halde, halkımız arasında, hafıza, hatır anlamında da kullanılıyor. Mesela hatırıma geldi, hatırımdan çıktı yerine, aklıma geldi, aklımdan çıktı deniyor. Ama galat-ı meşhur olduğu için kullanmakta mahzur olmaz.

    2- Arabide çoğulun da çoğulu olur. Birkaç örnek:
    Kavm, çoğulu ekvâm, bunun ki de ekavimdir.
    Recül [adam], çoğulu rical ve ricalattır.
    Fadıl [faziletli], çoğulu efadıl ve efadilindir.
    Kelb [köpek], çoğulu kilab ve ekalibdir.
    Atalarımız der ki:
    Kilab ürür, kervan yürür.


    Sağ ve Sol kavramı
    Sual: İslam sağ ve sol kavramı hakkında bilgi verir misiniz? Örn. sağ ile yemenin, içmenin vs. hikmeti nedir? İnsanın sağ ve sol uzuvlarını Allah yarattığına göre, dinimizde sağ-sol ayrımı var mıdır?
    CEVAP
    Evet insanın sağ-sol uzuvlarını da Allahü teâlâ yaratmıştır. İnsanın soldaki uzuvları Cehenneme giderse, sağdakiler de gider. Bu bakımdan sağ-sol diye bir ayrım yapılmaz. Her makinenin bir kullanma talimatı olduğu gibi, insanın da nasıl hareket edeceğini dinimiz bildirmiştir.

    İmam-ı Nevevi hazretleri buyuruyor ki:
    (Mübarek, şerefli ve temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehaptır. Bunlara Sünen-i zevaid denir. Tekili Sünnet-i zaidedir. Ayakkabı, gömlek giyerken, saç tararken, misvak kullanırken, tırnak keserken, el, ayak yıkarken, mescide girerken, heladan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır.

    Bunların zıddı olanları yaparken, mesela ayakkabı çıkarırken, taharetlenirken, sümkürürken soldan başlamak müstehaptır. Bunların tersini yapmak tenzihi mekruhtur.) [Hadika]

    Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
    (Sağ elle yiyip için, sağ elle alıp verin; çünkü şeytan, sol eliyle yiyip içer, sol eliyle alıp verir.) [İbni Mace]

    (Ayakkabınızı giyerken sağdan, çıkarırken soldan başlayın!) [Buhari]

    Sağın, sola göre üstünlüğü vardır. Bir yere giderken, yol ikiye ayrılırsa, soracak kimse de yoksa ne yapmak gerekir? Hadis-i şerifte, (Karşınıza iki yol çıkarsa, sağdan yürüyün) buyuruldu. Mubah işlerde sağdan başlamalıdır! Peygamber efendimiz, elindeki suyu, sağında bulunan bedeviye uzattı. Bedevi, (Ya Resulallah, solunuzda bulunan Ebu Bekre niçin vermiyorsunuz, o benden daha faziletlidir) dedi. Resulullah (Suyu sağdan dağıtın!) buyurdu. (B. Arifin)

    Sağın şerefi, Kur'an-ı kerimde de bildirilmektedir. (Vakıa) suresinin 8. âyet-i kerimesinde (Eshab-ül-meymene), 9. âyet-i kerimesinde (Eshab-ül-meşeme) ve 91. âyet-i kerimede ise (Eshab-ı yemin) için selam, [Cennet] ehli olduğu müjdesi verilmektedir.

    Meymene, sağ, sağ kol, sağ taraf, bereket gibi manalara gelir. Eshab-ı meymene, sağcı demektir. [Cennete gidecek mesudlara verilen ad]

    Meşeme, sol, sol kol, sol taraf, uğursuzluk gibi manalara gelir. Eshab-ı meşeme, solcu demektir.
    [Cehenneme gidecek bedbahtlara verilen isim]

    Eshab-ı meymeneye, "Eshab-ı yemin" de denir. Eshab-ı meşemeye (Eshab-ı şimal) de denir. Şerefli, temiz işleri yaparken sağdan başlamak müstehap olduğu gibi, sayılı işleri yaparken de, 1, 3, 5, 7 gibi tek sayıda yapmak müstehaptır. Her işte tek sayıya riayet etmeye çalışmalıdır! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Allah tektir, teke riayet edeni sever.) [Buhari]

    İmam-ı Rabbani hazretleri, Mevlana Salihe bahçeden birkaç karanfil getirmesini söylediler. Onun, altı tane karanfil getirdiğini görünce buyurdular ki:
    (Bizim en aşağı talebemiz, en azından (Allahü teâlâ tektir, teke riayet edeni sever) hadis-i şerifini bilir. Teke riayet müstehaptır. İnsanlar müstehabı ne zannediyorlar? Müstehap, Allahü teâlânın sevdiği şeydir. Eğer dünya ve ahireti Allahü teâlânın sevdiği bir şey için verseler, hiçbir şey vermemiş olurlar.) [Berekat]

    İyiler ve kötüler
    Her insanın omzunda iki melek bulunur. Sağdaki sevabı, soldaki günahları yazar. Sağdaki, soldakinin amiridir. İyilerin hesap defteri sağdan verilir, kötülerinki ise soldan verilir.

    İnsanların kahir ekseriyeti, sağ elini daha iyi kullanır. Toplumda, tek tük sol elini kullanan, sol eli ile yazan kimselere solak denir, sağak denmez.

    Yaşayan, ölmemiş olana sağ denir, sol denmez. Bir yere kazasız belasız gidene sağ salim gitti, denir. Sol salim gitti, denmez. İleri görüşlü, aydın, basiretli, firasetli kimseye, sağduyulu denir, sol duyulu denmez. Gerçekleri yanılmadan görebilme kabiliyetine, basirete sağ görüş denir. İşi rast gidene, sağ tarafından kalkmış denir. Ters gidene ise, solundan kalkmış denir. Bir kimsenin sadık yardımcısına, sağ kolu denir. Sol kolu denmez. Kuvvetli şeylere sağlam denir, sollam denmez.

    Minnettarlığını bildirmek, sıhhat, afiyet dilemek ve teşekkür için sağ ol denir, sol ol denmez. Süt veren hayvanlara, mallara sağmal denir, solmal denmez. Süt almak için yapılan işe de sağmak denir, solmak denmez. Solmak; rengi, parlaklığı, tazeliği kaybolmak demektir. Üzülmemeyi tavsiye için sağlık olsun denir. Elde etmek, temin etmek gibi kelimeler yerine, sağlamak tabiri kullanılır. Geçimini sağlamak, işini sağlamak gibi. Bir işlemin kontrolüne de, sağlamasını yapmak denir.

    İngiltere hariç diğer ülkelerde, vasıtalar yolun sağından gider. İstisnalar hariç, bütün vidalar, sıkıştırılıp sağlamlaştırılmak için sağa döndürülür; gevşetmek, yerinden çıkarmak için sola döndürülür. Bir cemiyeti sağa döndürmek, sağlamlaştırmak; sola döndürmek yuvasından, vidasından çıkarmak demektir.

    Müsafeha [tokalaşmak] sağ el ile yapılır. Görünüşü güven vermeyene, sağ [sağlam] ayakkabıya benzemiyor denir. Aldatma işine, sağ gösterip sol vurmak denir. İyi ve güzel ol anlamına, sağdan gel denir. Değeri olmayana solda sıfır denir.

    Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Kısacası sağ ruhtur, sol maddedir. Hak olan sağdır, batıl olan soldur. Komünizm gibi, faşizm, kapitalizm ve diktatörlük de soldur. Birkaç da atasözü:
    Allah sağ gözü sol göze muhtaç etmesin.
    Kelle sağ olsun da külâh bulunur.
    Sağ elin verdiğini sol elin görmesin.
    Sağ olana her gün düğün bayram.
    Sağ olsun da dağ ardında olsun.


    Yedullah
    Sual: Okuduğum bir kitapta, "Yedullah" kelimesini "Allah’ın kudreti" olarak açıklamanın asla caiz olmadığı söyleniyor. Hadis-i şerifte geçen böyle kelimeleri âlimlerimiz açıklamamış mıdır?
    CEVAP
    Mücessime ve müşebbihe denilen [yani Allahü teâlâyı bir cisim olarak kabul eden ve Ona insanlardaki gibi uzuvlar isnat eden] fırkalar, dini yıkmaya çalışınca, İslam âlimleri, bu hususta kitaplar yazarak, bunlara gerekli cevapları vermişlerdir. Bugün, kendilerine selefiyim diyenlerin aynı yolu tuttuğunu görüyoruz.

    İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki:
    (Cehalet ve dalalet fırkaları, Allahü teâlânın zatı ve sıfatı hakkında, Cenab-ı Hakkın münezzeh olduğu şeyleri Ona isnat ediyorlar. Bu dalaletlerine de "Selefin yolu" diyerek selef-i salihine, [yani Eshab-ı kirama ve Tabiin-izama] iftira ediyorlar. Selefin itikadını sana beyan edeyim. Yedullahtaki yed kelimesini el gibi düşünmemelidir. Mesela "Falanca şehir, falanca valinin elinde" denilince, o şehrin valinin elinin içinde değil, onun idaresi altında olduğu anlaşılır. Bu bakımdan yedullah ifadesini Allah’ın kudreti olarak anlamalıdır.) [İlcam-ül-avam]

    Yine, İmam-ı Gazali hazretlerinin bildirdiği gibi, diğer ifadeleri de böyle açıklamak gerekir. Mesela (Zıllullah) ifadesine de "Allah’ın gölgesi" demek doğru değildir. Bu husustaki hadis-i şerifi açıklarken, (Kendisinden başka himaye edenin bulunmadığı bir günde Allahü teâlâ, yedi sınıf insanı kendi himayesine alır) demelidir. Yoksa "Kendi gölgesinde gölgelendirir" dememelidir. Çünkü bu ifadeden, Cenab-ı Hakkın cisim olduğu gibi bir mana çıkaranlar olabilir. Nasıl "Beytullah" yani "Allah’ın evi" kelimesini, hâşâ Allah’ın barındığı bir ev olarak anlamıyorsak, hadis-i şeriflerde geçen "Yedullah", "Zıllullah" kelimelerini de zahir manaları gibi anlamayıp, tevil etmemiz gerekir.

    Bir bid'at ve dalalet olan selefiyye sapıklığını önlemek için, İslam âlimleri müteşabih âyet ve hadisleri tevil etmişlerdir. Ancak bu tevil işinde haddi aşıp İslam âlimlerinin bildirdiklerine uymayan mana verenler de sapıtmışlardır. İslam âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bütün kitaplar, muteber değildir.


    Zikir ne demektir?
    Sual: Zikir nedir? Kur’anda geçen zikir kelimeleri değişik anlamlara mı geliyor?
    CEVAP
    Zikir, zihinde tutmak, hatırlamak, anmak gibi manalara gelir. Kur’an-ı kerimde ise, kitap, Kur’an, Allah’ı anmak, namaz, şeref gibi manalara gelir.

    KİTAP manasına gelenler:

    (Sana tarafımızdan bir zikir [kitap] verdik.) [Taha 99]

    (Sen ancak zikre [Kur‘ana] uyan ve görmeden Rahman’dan korkanı uyarabilirsin.) [Yasin11]

    (Kâfirler zikri [Kur‘anı] işittikleri zaman, gözleriyle [nazarla] seni devireceklerdi.) [Kalem 51]

    (Eğer bilmiyorsanız ehli zikre [kitabı bilen âlimlere] sorun.) [Nahl 43]

    (Zikirden [Tevrat kitabından] sonra Zebur'da da, yeryüzüne salih kullarımın mirasçı olduğunu yazmıştık.) [Enbiya105]


    ANMAK manasına gelenler:

    (Kalbler ancak zikrullah [Allah’ı anmak] ile huzur bulur.) [Rad 28]

    (Allah’a ve ahiret gününe [inanıp] kavuşmayı arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler [ananlar] için Resulullah elbette güzel bir örnektir.) [Ahzab 21]

    (Rahmân’ı zikirden [anmaktan] yüz çevirene, yanından ayrılmayan bir şeytan musallat ederiz.) [Zuhruf 36]

    (Şeytan galebe edip onlara zikrullahı [Allah’ı anmayı] unutturdu.) [Mücadele 19]

    (Biz senin zikrini yükseltmedik mi?) [İnşirah 4] (Senin zikrini kendi zikrim kıldım, seni [Resulullahı] zikreden beni zikretmiş olur. İmanın sahih olması için benim zikrimin seninkiyle beraber olmasını sağladım) [İbni Ata]

    Zikirle ilgili birkaç hadis-i şerif meali:
    (Kur’an okumak ve zikir imanı kuvvetlendirir.) [Deylemi]

    (Zikrin efdali, la ilahe illallah, duanın efdali de elhamdülillah demektir.) [Tirmizi]

    (Zikirde "La ilahe illallah" demekten efdali yoktur.) [Taberani]

    (En iyi zikir, gizli yapılandır.) [İ. Ahmed]

    (Zikir, sadakadan da hayırlıdır.) [Ebuşşeyh]


    NAMAZ manasına gelenler:

    (Namaz, münker ve fahşadan [edepsizlikten, akla ve dine uymayan her türlü kötülükten, her türlü günahtan] alıkoyar. Çünkü zikrullah [Namaz kılmak] elbette en büyüktür. [En büyük ibadettir]) [Ankebut 45] (Zikrullah, namazdır. Namaz diğer ibadetlerden daha büyüktür. (Beydavi)

    (Onlar ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler.) [Al-i İmran 191] (Namazı, gücü yeten ayakta kılar, ayakta kılmaktan aciz olan oturarak kılar, bundan da aciz olan, yatarak ima ile kılar demektir. (Bahr-ür-raık)


    ŞEREF manasına gelenler:

    (Size öyle muazzam bir kitap indirdik ki, bütün zikriniz [şerefiniz] ondadır.) [Enbiya 10]
    (O zikirle [şerefle] dolu Kur'an hakkı için.) [Sad 1]

    (Bu Kur’an sana da, ümmetine de zikirdir. [Şereftir, öğüttür], İleride [kıyamette, hükümlerine riayet edip etmediğinizden] sorumlu olacaksınız.) [Zuhruf 44]


    Zıllullah
    Sual: Okuduğum tercüme kitaplarda "Zıllullah" kelimesini, "Allah’ın gölgesi" diye tercüme etmişler. "Zıl" kelimesi sadece gölge manasına mı gelir? Gölge diye tercüme edilince çok tuhaf olmuyor mu? Allah, cisim gibi anlaşılıyor. Bu kelimelerin doğru tercümesi nasıldır?
    CEVAP
    Zıl, himaye, koruma gibi manalara da gelir. Mesela hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Allahü teâlâ, kendi himayesinden başka hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamette, yedi sınıf insanı himaye eder.) [Buhari]

    Gölge kelimesi, Türkçemizde de "Himaye" manasına kullanılır. Mesela, (Ali efendi, Mehmed Ağanın gölgesinde geçiniyor) denince, Ali efendinin Mehmed Ağanın himayesinde olduğu anlaşılır. İnsan için gölge kelimesini kullanmakta mahzur yoktur. Selefiyyeciler, Allah’ı cisim gibi gösterip gökte bulunduğunu söylüyorlar. Böyle yanlış anlaşılacak kelimeleri mutlaka tevilli, izahlı yazmalıdır! Bir misal daha verelim! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir. Ona ikram eden ikram görür, ona ihanet eden de ihanete maruz kalır.) [Taberani]

    Sultan, Allah’ın gölgesidir demek, (Sultan Allah’ın emirlerini tatbik etmek salahiyetine malik olan kimsedir) demektir. Bu bakımdan "Zıl" kelimesini gölge olarak tercüme etmek, yanlış anlamalara sebep olur.

    (Din kılıçların gölgesi altındadır) hadis-i şerifi ise, (Din, devletin himayesi ile yayılır. İslamiyet, her çeşit silahları yapmak ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır) demektir.


  6. #6
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler -6- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    çeşitli dini tabirler -6- sesli sohbet dinle - sesli dinle



    Tayyib ne demektir?
    Sual: Tarikatçı biri, (Sıradan Müslümanlara helal olan çok şey, biz tarikat ehline haramdır. Bize tayyib olmayan her şey haramdır, hatta hacdan gelen de tarikatçı gibi haramlardan kaçması gerekir) dedi. Dinimizde böyle bir şey var mıdır? Tayyib ne demektir?
    CEVAP
    Tarikat ehline haram olup da, diğer Müslümanlara helal olan şeyler yoktur. Dinimizin emir ve yasakları, bütün Müslümanlar için geçerlidir. Hacısı da, hocası da, dine uymak zorundadır. Helal her Müslüman içindir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Helâl kazanmak her Müslümana farzdır.) [Taberani]

    Şu kadar var ki, büyük evliya zatlar, avam gibi değildir. Onlar, harama düşme tehlikesi ile mubahların çoğunu terk ederler.

    Hazret-i Ömer buyurdu ki:
    (Bizler harama düşmek korkusu ile helallerin onda dokuzundan kaçındık.)

    Avamın, salihlerin ve müttekilerin haramdan sakınmaları farklıdır. Müslüman halk, haramlardan kaçınırken, salihler haramlarla beraber, şüphelilerden de kaçınırlar. Müttekiler ise, helal olup da, şüpheli veya harama sebep olmak korkusu olan şeylerden de sakınırlar.

    Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Bir Müslüman, tehlikeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlikesiz şeyden sakınmadıkça, mütteki olamaz!) [K. Saadet]

    Ebrar, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için çalışan Müslümanlar, yani salihlerdir.

    Mukarreb ise, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan, büyük veli demektir.

    Bir insan hacca gitmekle veya tarikat ehliyim demekle kendisini büyük bir veli zannetmesi yanlış olur. Kendini diğer Müslümanlardan üstün görmesi doğru olmaz.


    Tayyib kelimesinin manaları

    Tayyib kelimesi, cümlede kullanıldığı yerlere göre, (İyi, helal, hayırlı, mübarek, temiz, güzel, hoş, verimli, iyi davranış haram olma şüphesi bulunmayan, izin verilen, güzel cemaller, Allahü teâlâyı övücü sözler) gibi manalara gelir.

    Birkaç örnek verelim:

    1- İyi anlamında:
    Bir âyet-i kerime meali:
    (Habis [kötü sözler ve kötü] kadınlar, habis erkeklere, habis erkekler habis kadınlara yakışır. Tayyib [iyi sözler, temiz ve iyi] kadınlar, tayyib erkeklere, tayyib erkekler de, tayyib kadınlara yakışır.) [Nur 26]


    2- Helal ve temiz anlamında:
    Birkaç âyet-i kerime meali:
    (Tayyib [helal ve temiz] yiyin!) [Müminun 51]

    (Tayyib [temiz ve helal] olanı habisle [haram ve murdarla] değişmeyin.) [Nisa 2]

    (Size verdiğimiz rızıkların tayyib [temiz, helal, lezzetli, hoş, zararsız] olanlarını yiyin.) [Bekara 57]


    3- Güzel anlamında:
    Bir âyet-i kerime meali:
    (Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona tayyib [güzel] bir hayat yaşatacağız.) [Nahl 97]


    4- Mübarek, hayırlı anlamında:
    Bir âyet-i kerime meali:
    (Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Ya Rabbi! Bana kendi katından tayyib [hayırlı, mübarek] bir soy bahşet, doğrusu Sen duaları kabul edensin.”) [Al-i imran 38]

    Bâtının [için] nurlanmasında kelime-i tayyibeden [mübarek La ilahe illallah kelimesinden] daha faydalı bir şey yoktur. (Mektubat-ı Masumiyye 1/145)


    5- Temiz anlamında:
    Üç âyet-i kerime meali:
    (Tayyib [temiz] toprağa teyemmüm edin.) [Nisa 43]

    (Ümmi nebi olan resul, onlara, tayyib [temiz] şeyleri helal, habisleri [kötü, murdar şeyleri] haram kılar.) [Araf 157]

    (Tayyib [temiz] olanı, helâl olanı yiyip için) [Bekara 168]


    6- Verimli, hoş anlamında:
    İki âyet-i kerime meali:
    (Rabbinin izniyle tayyib [hoş, toprağı mümbit] beldenin bitkisi, verimli olur; habis [kötü, çorak toprağı] olandan ise verimsiz bitki olur.) [Araf 58]

    (Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek ve tayyib [bereket, esenlik, hoş ve güzel] bir yaşama dileği olarak kendinize [ve birbirinize] selâm verin.) [Nur 61]


    7- Haram olma şüphesi bulunmayan anlamında:
    Bir âyet-i kerime meali:
    (Bugün, size tayyib [iyi, temiz, haram olma şüphesi bulunmayan, izin verilmiş] olanlar helal kılındı.) [Maide 5]

    Çalgıcının kazandığı parayı, sahiplerine geri vermek lazımdır. Çalgıcı ücretle tutulmayıp, ona hediye olarak verilirse, çalgıcının alması helâl olur. Fakat yine tayyib, iyi para değildir, çünkü âdet haline gelen hediyeler, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül-muhtar)


    8- Allahü teâlâyı öven sıfatlar:
    Namazda teşehhütlerde, Ettehıyyatü okunurken (vet-tayyibat) ifadesi, Allahü teâlâyı öven sıfatlardır. (Buhari)


    9- Güzel sözler, güzel manalar, güzel cemaller, güzel kokular anlamında:
    Bu vasıflar Resulullah efendimizde olduğu için kendisine Tayyib denir.


    10- Hoş, temiz, nefis ve helal anlamında:
    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Şürub-ı züyuti tayyibe [helâl olan nebatlardan çıkarılan şeyler] yani karanfil, tarçın, çay ve saireden elde edilen, her türlü şerbeti içmek yasak edilmemiştir. 1/191 (K. Yazılar)

    Zeytinden çıkan zeytinyağı da bir züyuti tayyibedir. Buradaki tayyib, temiz ve helal anlamındadır.


    Ebrar ve mukarrebler
    Sual: Ebrar ve mukarreb ne demektir?
    CEVAP
    Ebrar, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için çalışan Müslümanlar, yani salihlerdir. Mukarreb ise, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan, büyük veli demektir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Her işin karşılığı, o işin kıymetine göre ölçülür. Tarla sürenler, sabahtan akşama kadar ter içinde çalışır. Buna karşılık, az bir şey alır. Mukarrebler, yani sultana yakın olanlar ise, her saatte yüzlerce lira alırlar. Böyle olmakla beraber, bunların bu paralarda hiç gözleri yoktur. Gözleri, gönülleri hep sultandadır. Aralarındaki farkı düşünün! (1/127)

    Hadisi kudside, (Ebrar bana kavuşmayı çok istediği gibi, ben de onlara kavuşmayı çok isterim) buyuruldu. Allahü teâlâ, ebrarın şevk, arzu sahibi olduklarını bildirdi, çünkü mukarrebler vasıl oldular. Bunlarda kavuşmak arzusu artık kalmadı. Şevk, ayrı olanlarda bulunur. (1/26)

    Ahireti, Cennet nimetlerini istemek, her ne kadar sevap ise de, mukarreblerce günah sayılır. Ahiretteki şeyleri istemek böyle olunca, dünyaya düşkün olmanın neye varacağını anlamalı; çünkü dünya [haram ve mekruhlar], Hak teâlânın sevmediği şeylerdir. (1/110)

    Ebrar, Allahü teâlâya, Onun nimetlerine kavuşmak için ve azabından korktukları için ibadet ederler. Bu iki dilekleri ise, nefislerinin arzularıdır.

    Mukarreblerden, Allahü teâlâya, korku ile ve nimetlerine kavuşmak için ibadet eden de vardır. Fakat bunların korkuları ve arzuları kendi nefisleri için değildir. Bunlar, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmak için ve Onun gücenmesinden korktukları için ibadet ederler. Bunlar Cenneti de isterler; çünkü Cennet, Allahü teâlânın rızasının, sevgisinin bulunduğu yerdir. Yoksa Cenneti istemeleri, nefislerinin zevkleri için değildir. Bunlar Cehennemden korkar, ondan koruması için dua ederler; çünkü Cehennem, Allahü teâlânın gazabının bulunduğu yerdir. Yoksa Cehennemden korkuları, nefislerini azaptan kurtarmak için değildir; çünkü bu büyükler, nefislerine köle olmaktan kurtulmuşlardır. Allahü teâlâ için halis kul olmuşlardır. Bu mertebe, mukarreblerin en üstün derecesidir. (1/24)

    Tasavvuftan maksat, nefs-i emmareyi tezkiye etmek, yani temizlemektir. Böylece nefis, aşağı, çirkin isteklerinin sebep olduğu, Allahü teâlâdan başka şeylere tapınmaktan kurtulur. Ondan başka, bir mabudu, maksadı kalmaz. Dünyadan bir şey istemediği gibi, ahiretten de, bir şey istemez. Evet, ahireti istemek iyidir, sevaptır. Fakat ebrar [nefslerinin sevgisinden kurtulmamış olup, nefslerini azaptan korumak ve nimetlere kavuşturmak için, ibadet eden kimse] için sevaptır. Mukarrebler, ahireti istemeyi de günah bilir. Zat-ı ilahiden başka bir şey istemez. Mukarrebler derecesine yükselmek için, fenâ hâsıl olmak lazımdır ve Zat-ı ilahinin sevgisi insanı kaplamalıdır. Bu sevgiye kavuşan, elemlerden, sıkıntılardan da lezzet alır. Nimetler ve musibetler, eşit olur. (1/35)


    Ahmak olana verilecek cevap
    Sual: Bid’at işlemekle meşhur bir arkadaş, Hak Sözün Vesikaları isimli kitaptaki, (Ve mâ cevab-ül ahmak-ı illâ sükût) ifadesinin yanlış olduğunu ve bunun, (Ahmağın cevabı ancak sükûttur) anlamına geldiğini söyledi. Dediği doğru mudur?
    CEVAP
    Bu söz, hadis imamlarından İbni Hibban hazretlerine aittir. Bu sözün manası şöyledir:
    (Ahmağa verilecek hiçbir cevap, cevap olamaz; ona ancak susmak cevap olur.)

    Türkçede o şekilde değil, (Ahmağa susmaktan iyi cevap olmaz) şeklinde söylenir.

    Kur’an-ı kerimde, böyle (Ve ma… illâ) ifadeli birçok ayet-i kerime vardır.

    Birkaçını bildirelim:
    1- (Ve mâ erselnâke illâ rahmet-el lil âlemin) [Enbiya 107]
    Tercümesi:
    (Biz seni göndermedik, ancak âlemlere rahmet için gönderdik.)

    Türkçede şöyle söylenir:
    (Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.)

    Yani seni peygamber olarak göndermemiz, başka bir maksatla değil, Müslüman kâfir herkese rahmet içindir. (Beydavi)


    2- (Ve m’el hayat-üd-dünyâ illâ metâ-ül gurûra.) [Al-i İmran 185]
    Tercümesi:
    (Dünya hayatı ancak bir gurur metaıdır.)
    (Dünya hayatı, gurur metaından başka şey değildir.)

    Meta = eğlence, mal, varlık.
    Gurur = aldatıcı, yanıltıcı.

    Meali şöyledir:
    (Dünya hayatı aldatıcı bir menfaatten, bir eğlenceden başka bir şey değildir.)


    3- (Ve mâ yeıdühüm-üş-şeytânü illâ gurûr) [Nisa 120]
    Meali şöyledir:
    (Şeytan, aldatmak için onlara vaatlerde bulunuyor.)
    (Şeytanın vaatlerde bulunması, aldatmaktan başka şey değildir.)


    4- (Ve mâ erselnâke, illâ mübeşşiren ve nezira) [İsra 105]
    Tercümesi:
    (Seni yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.)

    Meali şöyledir:
    (Seni yalnız [inanıp itaat eden Müslümanları Cennet nimetleri ile] müjdeleyici ve [inkâr edip isyan eden kâfirleri cehennem azapları ile] korkutucu olarak gönderdik. [Başka bir maksatla göndermedik])


    5- (Ve mâ enzeler-rahmânü, min şey’in in entüm illâ tekzibün) [Yasin 15]
    Meali:
    (Rahman hiçbir şey indirmedi. Siz, yalancılardan başkası değilsiniz.)

    Ayet-i kerimenin tamamı şu mealdedir:
    (Kâfirler dedi ki: Siz de bizim gibi bir insansınız, bizden ne üstünlüğünüz var ki? Allah kitap falan göndermedi, siz yalandan başka bir şey söylemiyorsunuz.)


    6- (Ve ma yechadü bi âyâtinâ, ill-el kâfirun) [Ankebut 47]
    Meali:
    (Âyetlerimizi kimse inkâr etmez, ancak kâfirler inkâr eder.)

    Türkçede şöyle söylenir:
    (Âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez.)
    [Ehl-i sünnet âlimlerinden yaptığımız nakilleri de, bid’at ehlinden başkası inkâr etmiyor.]


    7- (Ve ma yezîdühüm illâ nüfura) [İsra 41]
    Tercümesi:
    (Hiçbir şeylerini arttırmaz, ancak nefretlerini artırır.)

    Mealleri şöyledir:
    (Ancak onların nefretini artırır.)

    (Onların nefretinden başka bir şeylerini arttırmaz.)

    (Kur’anı kerimdeki öğüt verici açıklamalar, kâfirlerin, nefretlerini artırmaktan başka şeye sebep olmaz.)

    [Ehl-i sünnet âlimlerinden yaptığımız nakiller de, bid’at ehlinin nefretlerini artırmaktan başka şeye sebep olmuyor.]

    Bu yedi örnek gösteriyor ki, İbni Hibban hazretlerinin sözü çok güzeldir, doğrudur. Yanlış olan bid’at ehlinin anlayışıdır. Zaten bid’at ehli, Kur’an-ı kerimi de, âlimlerimizin sözlerini de doğru anlayamaz.

    Biz yine İbni Hibban hazretlerinin sözünü tekrar ediyoruz:
    Ve mâ cevab-ül ahmak-ı illes-sükût = Ahmağa verilecek en güzel, en isabetli cevap, susmaktır.


    Ahmağı ikna etmek
    Sual: Hadis imamlarından İbni Hibban hazretlerinin (Ve mâ cevab-ül ahmak-ı illâ sükût) ifadesinin yanlış olmayıp doğru olduğunu, bir gence çeşitli örnekler vererek açıkladım; fakat ikna olmadı. İkna için ne yapmamı tavsiye edersiniz?
    CEVAP
    Bir hadis âlimin ifadesini sorgulayana, verecek cevap olmaz. Sonra gelenlerin, önceki âlimleri suçlaması, üstelik bir muhaddisin sözünün yanlış olduğunu söylemesi, haddini bilmemektir, ahmaklıktır ve kıyamet alametlerindendir. İsa aleyhisselam, (Allah’ın izniyle baras hastalarını iyileştirdim, anadan doğma körlerin gözünü açtım, hatta ölüleri dirilttim; ama ahmakları ikna edemedim) buyuruyor. Bir peygamberin yapamadığı şeyi biz nasıl yaparız? Böyle bir kimseye, susmaktan başka verilecek uygun cevap olmaz.


  7. #7
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler -7- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    çeşitli dini tabirler -7- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    Mübarek
    Sual: Mübarek ne demektir, nerelerde kullanılır?
    CEVAP
    Mübarek kelimesi birkaç manada kullanılır:
    1- Mukaddes, uğurlu, kutlu, mutlu, hayırlı manasına gelir. Mesela iyd-i mübarek, mukaddes bayram demektir.

    2- Bereketli, feyizli, verimli manasında kullanılır. Mesela Nil-i mübarek, bereketli, verimli Nil demektir.

    3- Beğenilen, sevilen, kimse veya şey için söylenir. Mesela Veli efendi mübarek bir zattır. Yahut Mekke mübarek bir yerdir gibi.

    4- Son devirde kızılan, şaşılan kimse ve şey için alay yollu söylenmeye başlanmıştır. Mesela Mübarekte akıl denen şey yok gibi.

    5- Çok saygı duyulan kimseler için de kullanılır. Mesela Abdullah efendi mübarek bir ihtiyardır gibi.

    6- Faziletli gün ve geceler için de kullanılır. Mesela Cuma günleri ve Kadir geceleri mübarek günlerdir gibi.

    7- Tebrik etmek için kullanılır. Mesela Bayramınız mübarek olsun veya haccınız mübarek olsun gibi.


    Oku ne demektir
    Sual: Kur'an-ı kerimin ilk gelen âyet-i kerimesi oku diye başlamaktadır. Peygamber efendimiz, okumak bilmediğine göre, oku ne demektir?
    CEVAP
    İşittiğini söyle demektir.


    Sıhhat ve afiyet
    Sual: Sıhhat ve afiyetler dileriz deniyor, ikisi aynı değil midir?
    CEVAP
    Birbirine benziyor ise de farklıdır, sıhhat sağlık demektir. Afiyet ise farklıdır:
    Afiyet, dinin ve itikadın bid'atlerden, amelin ve ibadetin afetlerden, nefsin şehvetlerden, kalbin heva ve vesveseden ve bedenin hastalıklardan selamet bulması, kurtulması demektir. Resulullah efendimizden duaların efdali hangisi diye sorulduğunda (Allahü teâlâdan afiyet isteyin. İmandan sonra, afiyetten büyük nimet yoktur) buyurdu.


    Tesadüf ve tevafuk
    Sual: Bazı kimseler, (Tesadüfen karşılaştık demek yanlıştır, tevafuk etti demelidir) diyor. Tesadüf kelimesini kullanmanın sakıncası var mıdır?
    CEVAP
    Hayır hiç mahzuru yoktur. İnsan, tesadüfen iyi kötü iş yapabilir. Tevafuk, birbirine uyma, uygun gelme demektir. İnsan sevmediği, düşman olduğu biriyle karşılaşınca, tevafuk etti [ne kadar uygun oldu] demek tuhaf olmaz mı? Hiçbir dini kitapta rastlantı anlamındaki tesadüf yerine tevafuk kullanmak gerekir diye yazmaz. Tesadüf yerine tevafuk, nakli değil de, aklı esas alanların uydurduğu bir bid'attir. “Tesadüfen Ali Beyle karşılaştım”, “Tesadüfen babam çıkageldi” demenin ve tesadüf kelimesini böyle yerlerde kullanmanın hiç mahzuru yoktur.

    “Bu âlem tesadüfen yaratılmış, dağlar, denizler tesadüfen olmuştur” demek caiz olmaz. Çünkü her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Bu ikisini karıştırmamak gerekir. Kâinatın yaratılışında tesadüf olmaz. (Hadika)


    Ümmi
    Sual: Ümmi cahil mi demektir?
    CEVAP
    Ümmi, cahil demek değildir. Okur-yazar olmayana ümmi denir. Ümmi olan âlimler de vardır. Kâinatın efendisi Muhammed aleyhisselam ümmi idi. Fakat bütün ilimlere vakıf idi. O kadar âlim idi ki, Onu görmekle şereflenip sahabi olan, oradan ayrılınca hikmet ehli olurdu. Yani doktorla tıp ilminden, ziraatçıyla ziraat ilminden, subay ile harp tekniğinden konuşabilirdi. Elbette bu, Peygamber efendimizin bir mucizesi idi. Her okuma-yazma bilene âlim denmeyeceği gibi, her ümmi olana da cahil denmez. Allahü teâlânın varlığına inanan ve zaruri bilinmesi gerekli din bilgilerini bilen Müslümana cahil denmez.


    Vakit nakittir
    Sual: Vakit nakittir ne demektir?
    CEVAP
    Nakit, peşin demektir. Vaktin kıymetini peşin, yani o anda bilmelidir. O halde gaflet içinde bulunmak, devamlı masiva ile meşguliyet, insanın kendisine en büyük zulmüdür. Kıymetli olan vakti boşa geçirmemeli, iki günü eşit olmamaya, her gün ilerlemeye gayret etmelidir.


    Yaşayan merhum
    Sual: Merhum kelimesini yaşayanlar için de kullanmak uygun mudur? Radıyallahü anh ve aleyhisselam kelimeleri herkes için kullanılabilir mi?
    CEVAP
    Merhum, rahmete kavuşmuş demektir. Yaşayanlar için de kullanılabilir. Ancak, yerleşmiş şekli ölüler içindir. Yaşayan birisine merhum Ali bey dense, Ali bey öldü mü diyen çıkar.

    Radıyallahü anh eshab-ı kiram için söylenir. Allah ondan razı olsun anlamındadır. Eshab-ı kiramın her birinin Cennetlik olduğu âyet-i kerime ile sabit olduğu için Allah ondan razı oldu anlamındadır. Başka Müslümanlar için de Allah razı olsun anlamında söylemek caizdir. Mesela imam-ı Malik radıyallahü anh dense, birisi bu eshab-ı kiramdan mıdır diyebilir. Bu bakımdan kelimeleri yerli yerinde kullanmalı, kavram kargaşalığına meydan bırakmamalıdır.

    Aleyhisselam kelimesi Peygamberler için kullanılır. Ona selam olsun demektir. Herhangi bir Müslüman için de kullanmak caiz olur. Fakat yanlış anlamaya sebep olabilir. Mesela Ali aleyhisselam dersek, Hazret-i Ali’ye peygamber deniyor denebilir. Onun için böyle kelimeleri herkesin kullandığı manada kullanmalıdır.


    Hikmet ne demektir?
    Sual: Hikmet kâfirlerde de bulunsa almalıdır deniyor. Müslümanlarda olmayan hikmet olur mu hiç?
    CEVAP
    Hikmet, burada fen ve sanat anlamındadır. İki hadis-i şerif meali:
    (Fen ve sanat, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) [İbni Asakir, Askeri]

    (İlim, Çin’de de olsa alınız!) [Beyheki]

    Bu iki hadis-i şerif, dünyanın en uzak yerinde, hatta kâfirlerde bile olsa fen ilmini öğrenmeyi emretmektedir.


    Nabekâr
    Sual: Ben evli olduğum halde, dedem bana nabekâr diye takılıyor. Bu ne demektir?
    CEVAP
    Nabekâr, faydasız, işe yaramaz demektir. Serseri, haylaz, avare, işsiz gibi manaları da vardır.


    Şans kelimesi
    Sual: Şans kelimesi, rastgele kullanılıyor. Şans ne anlama geliyor? Kullanılması mahzurlu olanlar var mıdır?
    CEVAP
    Şans; kader, kısmet, talih anlamındadır. Ama fırsat, imkan, ihtimal, ümit yerine de kullanıyorlar. Şans kelimesi ile ilgili deyimlerden bazıları şöyledir:
    Şans tanımak: Fırsat vermek, imkan vermek.
    Şansa kalmak: Bir şeyin gerçekleşmesi için çok az ümit olmak.
    Şansı dönmek: Talihi iyi iken kötü olmak veya kötü iken iyi olmak.
    Şansı yaver gitmek: Talihli olmak, bahtı açık olmak.
    Şansı var: Talihli.
    Şansı yok: Talihsiz.
    Şansı açık: Talihli.

    Şans kelimesini kader anlamında kullanıp da kaderi suçlayıcı, itiraz edici, inkâr edici şekilde kullanmak caiz olmaz. Mesela, bir günah işleyip de, (Benim suçum yok, şansım böyle imiş) demek. Yahut (Herkes şansını kendisi tayin eder) demek gibi.

    Sual ve soru
    Sual: (Sual kelimesi öğrenmek için, soru ise imtihan için sorulur) deniyor. Bu doğru mudur?
    CEVAP
    Bazı kimseler arasında bu yaygındır. Ama hep o manada kullanılmaz. Sual, Türkçede soru demektir. Sorgulamak, sorguya çekmek, sorgu sual ifadeleri imtihan içindir. Sual kelimesi de imtihan için olabiliyor. Sual kelimesinin sorgu anlamında kullanıldığı, din kitaplarında geçmektedir.

    Birkaçı şöyledir:
    (Kabir suali haktır.)
    (Sırat köprüsü üzerinde, yedi yerde olan suale cevap veren geçer.)
    (İki meleğin kabirdeki suallerine cevap vermek, bir derttir.)

    Hadis-i şeriflerde de, sorgu anlamındaki sual kelimesi geçmektedir:
    (Kıyamete herkes, dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz.) [Tirmizi]

    (Kıyamette, Allahü teâlâ kuluna malından sual eder.) [Hatib]

    (Allahü teâlâ belaya maruz kalan kuluna kıyamette tekrar sual sormaz.) [Hâkim]

    (Üç kimseye şu nimetlerden dolayı, sual olmaz: İftar eden, sahur yiyen ve misafirle beraber yiyen.) [Deylemi]

    (Dünyada kader konusunda konuşan, kıyamette suale çekilir.) [Dare Kutni]

    (Öğrenmek için sual sorun, teannüt için sual sormayın.) [Deylemi] (Teannüt = zor duruma düşürmek)

    Demek ki, soru da sual de, öğrenmek için sorulabildiği gibi, imtihan için de sorulur. Kelime üzerinde bu kadar durmamalıdır.


    Putperest ve hayalperest
    Sual: Putperest, puta tapan, ateşperest ateşe tapan demek olduğuna göre, tapmak anlamına gelen perest kelimesini kullanarak hayalperest, menfaatperest demek caiz olur mu?
    CEVAP
    Perest, sadece tapmak anlamında değildir. Seven, çok seven anlamında da kullanılır.

    Hayalperest, hayal kurmayı seven, hayal peşinde koşan; menfaatperest, çıkarını seven, hep kendi menfaatini düşünen kimse demektir. Bunlar gibi, Hakperest, hakkı seven, hak taraftarı demektir. Şehvetperest, şehvetine düşkün demektir. Bu kelimeleri kullanmanın mahzuru olmaz.


    Cenâb kelimesinin kullanıldığı yerler
    Sual: Cenâb-ı Allah diyoruz. Cenâb kelimesi, Peygamberimiz için de kullanılır mı? İnsanlar için de, âli Cenâb deniyor. Uygun oluyor mu?
    CEVAP
    Cenâb, büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadıyla söylenir. Cenâb-ı Hak dendiği gibi, Cenâb-ı Peygamber de denir. Ayrıca, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Muhammed dendiği gibi, Hazret-i Allah da denir. Bunlar saygı ifade eden kelimelerdir. Âli Cenâb ifadesi de, iyilik sahibi, yüksek ahlâklı, cömert, büyük zat gibi anlamlara gelir.


    Hamd etmek
    Sual: Nefsimize uyup günah işlediğimiz zamanlar da oluyor, bu zamanlar da dahil, her halimize hamdolsun demek caiz midir?
    CEVAP
    Günahlar kast edilmeden, Elhamdülillahi alâ külli hâl yani her halimize hamd olsun demek caiz olur. Küfre düşmek veya sapıtmak gibi haller de düşünülünce, o zaman şöyle demelidir:
    (Elhamdülillahi alâ külli hâl, sivel küfri ved-dalâl.)

    Küfür ve dalalet hariç, her halden dolayı Allah’a hamd olsun demektir.

    Şöyle demek de uygun olur:
    (Elhamdülillahi alâ külli hâl. Ve eûzü billahi min hâli ehlinnâr.)

    Bu da, (Her halden dolayı Allah’a hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allah’a sığınırım) demektir.


    Bayramın mübarek olsun
    Sual: Bayramlar, kandil geceleri, Cuma günleri zaten mübarek değil mi, niye (Mübarek olsun) deniyor?
    CEVAP
    Evet mübarektir. Bayramın, kandilin veya Cuman mübarek olsun demek, bu günler, senin için hayırlara vesile olsun, yaptığın ibadetler makbul olsun, günahların affolsun anlamında çok güzel bir duadır.


    Zülcenahayn
    Sual: Faideli Bilgiler kitabında, Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri için (Zülcenahayn) tabiri geçiyor. Bu ne demektir?
    CEVAP
    Cenah, kelime olarak kanat demektir. Cenahayn, iki kanatlı, iki özelliği olan demektir. “Zü” de sahip demektir. Kelime olarak, iki kanat sahibi zat demektir. Istılahta ise, hem zahiri ilimlerde, hem de marifette yani tasavvufta yüksek dereceye ulaşmış âlim demektir. Mürşid-i kâmiller de, ictihâd derecesinde yüksek âlim oldukları için, hem ilim, hem de marifet sahibi yani zülcenahayn idiler.


    Âlemlerin çeşitleri
    Sual: Kitaplarda âlem-i emir, âlem-i misal gibi ifadeler geçiyor. Bunlar ne demektir?
    CEVAP
    Şu kadarını bilmek yeterli olur:
    Mahlûklar [yaratıklar] üç kısma ayrılır:
    1- Âlem-i emir, ruhlar âlemidir. Bunlar, madde olmayan ve ölçülemeyen şeylerdir. Bu âleme, âlem-i ervah veya âlem-i melekût da denir.

    2- Âlem-i misal, varlık âlemi değildir. Görünüş âlemidir. Her varlığın, bu âlemde bir misali, görüntüsü bulunur. Bu âlemde, kendiliğinden hiçbir hakikat, hiçbir madde ve mana yoktur. Buradakiler, öteki âlemlerden akseden görüntülerdir. Aynada hiçbir şekil yoktur. Aynada bir şekil görünürse, başka yerden gelen bir görünüştür. Âlem-i misal de aynen böyledir. Rüyada meydana gelen şeyler, âlem-i misalde görülmektedir. Bu âlem, âlem-i emir ile âlem-i şehadet arasındadır. Bundan dolayı bu âleme, âlem-i berzah da denir.

    3- Âlem-i şehadet, madde âlemidir. Bu âleme, âlem-i ecsad, âlem-i halk veya âlem-i mülk de denir.

    Bu da ikiye ayrılır:
    1) İnsana, âlem-i sagir yani küçük âlem denir.
    2) İnsandan başka varlıkların hepsine, âlem-i kebir yani büyük âlem denir.

    İnsanda bulunan şeylerin bir kısmı, âlem-i halktan, bir kısmı da, âlem-i emirdendir. Kalb, bu iki âlem arasında vasıtadır. Âlem-i kebirde olan her şeyin, âlem-i sagirde, bir örneği, benzeri vardır. İşte insanın kalbi, ruh âlemine açılan bir kapıdır. Kâfirlerde bu kapı kapanmış, harap olmuştur. Bunun için, kâfirlerin ruh âleminden haberleri yoktur. Kalbin hayat bulması, ruh âlemine açılması için tek çare, tek ilaç, iman etmesi, Müslüman olmasıdır. (İslam Ahlakı)


    Mescid-i Haram
    Sual: Kâbe’ye niçin Mescid-i Haram denir?
    CEVAP
    Oraya giren kimse, idama mahkum olsa bile, orada öldürülmesi haram olduğu için böyle denmiştir.


    Şeref nedir?
    Sual: Şerefli, şerefsiz deniyor. Şeref nedir?
    CEVAP
    Şeref, yücelik, büyüklük, Allah katındaki üstünlük demektir.

    İnsanın şerefi, Allah indindeki değeri, ilim ve edep sahibi olması ile ölçülür. Zenginlikle, makam ve mevki sahibi olmakla, şöhret veya soyla ölçülmez. (İslam Ahlakı)

    İnsanın şerefi, ilmi ve edebi ile ölçüldüğü gibi, mekânların [yerlerin] şerefi de orada oturanların şerefi ile ölçülür. Onun için, (Şeref-ül mekân bil mekin) demişlerdir. Bir evde salih kimseler varsa, günah işlenmiyor, ibadet ediyorlarsa, orası şerefli bir mekân olur. Bir evde de, fasıklar oturuyor, orada çeşitli günah işleniyorsa, orası fısk meclisi olur.


    Haddini bilmek
    Sual: Edep ne demektir?
    CEVAP
    Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Ailede, iş yerinde, toplumda herkesin bir sınırı vardır. Bütün sıkıntı ve geçimsizlikler, hep haddi aşmaktan kaynaklanır. Herkes haddini bilip, sınırı aşmazsa, mesela, evin hanımı da, erkek de, kendi sınırını bilip ona göre hareket ederse, o ev Cennet gibi olur. Cennet gibi olan evden ahirete gidenler de, elbette Cennete gider. Her hususta dinimiz ne emrediyor, onu öğrenip, ona göre hareket eden, haddini bilmiş, sınırı aşmamış olur. O zaman ne kavga, ne geçimsizlik, ne de savaş olur. Dünya, güllük gülistanlık olur. Herkesin sınırını ise, dinimiz bildirmektedir.


    Rabıta nedir?
    Sual: Rabıta ne demektir, rabıta yapmak gerekir mi?
    CEVAP
    Rabıta; irtibat kurmak, Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımdan razı olurlar mı diye düşünmek demektir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını severek okuyan, elbette maksadına kavuşur. Hakikat Kitabevi’nin, bu kıymetli eserlerden hazırlanan kitaplarını okuyan, hem bilmediklerini öğrenir, hem de kitaplarda ismi geçen Velileri tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup, namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder, insanlara faydalı olur. Ebedi saadete kavuşur ve başkalarının da kavuşmasına sebep olur.

    Rabıtanın bir de ıstılah manası vardır. Yukarıda bildirilenler yapılınca bu rabıtayı yapmak gerekmez.


  8. #8
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler -8- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    çeşitli dini tabirler -8- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    Zarf ve mazruf
    Sual: (Allah rahmet etsin) deniyor. Bu ifade yanlış değil mi? Çünkü rahmet; acımak, şefkat etmek, esirgemek anlamındadır. Allah acımak etsin denir mi hiç? Allah acısın, merhamet etsin denir. (Vatan sevgisi imandandır) deniyor. Vatan denilen şey nedir? Bu da yanlıştır. Hazret-i Ali’nin, (Zaman sana uymazsa sen zamana uy!) dediği söyleniyor. Bu da yanlıştır. Zaman ne ki de, zamana uyulsun? Hazret-i Ali böyle yanlış bir sözü nasıl söyler ki?
    CEVAP
    Her üç söz de yanlış değil, doğrudur. Zarf söylenir, mazruf yani zarfın içindeki anlaşılır. Zamana uymak, o zamanda yaşayan insanlara uymak, onlar gibi hareket etmek demektir. Burada zarf zaman, mazruf da o zamanda yaşayan insanlardır. Kur’an-ı kerimde olduğu gibi, Türkçede de buna örnekler vardır:

    1- Yusuf aleyhisselam, kardeşlerinin çuvalına bir tas koyup, (Tası siz mi aldınız, arayacağız) dediklerinde, kardeşleri, (Biz peygamber çocuklarıyız, hırsızlık etmeyiz) dediler. Daha sonra, (İsterseniz “karye”ye sorun) dediler. Karye, köy veya şehir demektir. Burada mazruf söylenmiş, yani şehir denmiş, mazruf anlaşılır. Mazruf da şehir halkıdır. (Köy halkına sor) yerine, (vese’lil karye = köye sor) ifadesi kullanılmıştır. (Yusuf 82) Burada zarf köy, mazruf ise köy halkıdır.

    2- Zalim köylüler manasında, (Karye-tiz-zalim = zalim köy) ifadesi kullanılmıştır. (Nisa 75) Burada da zarf köy, mazruf ise köy halkıdır.

    3- (Vatan sevgisi imandandır) hadisi şerifinde de, zarf söylenerek mazruf anlaşılmaktadır. Zarf vatandır, mazruf ise vatandaki insanlardır.

    4- (Soba yanıyor) dediğimiz zaman, sobanın içindeki odun, kömür, gaz yanıyor demektir. Yoksa sobanın kendisi değildir. Zarf sobadır, mazruf ise içinde yananlardır.

    5- (Bu sınıf tembel) dendiği zaman, sınıftaki öğrencilerin tembel olduğu anlaşılır. Zarf sınıftır, mazruf olan sınıftaki talebelerdir.

    6- (Cömert köy) dendiği zaman, köydeki insanların cömertliği anlaşılır. Şeref-ül mekân bil mekîn. (Bir yerin şerefi içindekilerle ölçülür) sözü de bunu açıklamaktadır. Cömertlik şerefi yerle değil, oradaki insanlarla ölçülür. Bundan Kâbe-i şerif ve camiler müstesnadır.

    7- (Yarışmayı Deniz Lisesi kazandı) denince, Deniz Lisesi’ndeki öğrenciler anlaşılır.

    8- (Yıldız dikiş nakış yurdu birinci oldu) denince, yurtta dikiş nakış öğrenenler anlaşılır.

    9- (Türkiye anarşide dünya birincisidir) denilince, o ülkedeki insanlar anlaşılır. (Dünya melundur) hadis-i şerifinde de, lanetlenen Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerdir.

    10- (Rahmetullahi aleyh) demek, Allah ona rahmet etsin, yani Allah ona merhamet etsin, acısın demektir. (Farzları öğrenip onunla amel edene veya başkasına öğretene Allah rahmet etsin) hadis-i şerifi de böyledir.

    Aynaya bak
    Sual: (Dön de aynaya bak) denince, (Aynaya baktım bir şey göremedim, bu söz manasızdır) deniyor. Bu söz uygun değil midir?
    CEVAP
    Uygundur. Nasıl, (Gözümden düştün) denilince, (gözümüze çıktın, oradan düştün) demekle alakası yoksa bunun da normal aynaya bakmakla alakası yoktur, mecazdır. Bu söz, genel olarak, (Olur mu üç kulak, dön de aynaya bak) şeklinde, kendi hatalarını görmeyip başkalarını eleştiren insanlara ikaz için söylenir. Üç kulak tabirinde kuvvetli bir mecaz var. İki kulağı olduğu halde üç kulağım var diyerek gerçeklere açıkça aykırı konuşanlar uyarılıyor. Yine mecaz manada, madalyonun ters tarafı veya ters yüzü deyimi vardır. Madalyonun ters yüzü deyimi, genelde çok iyi gibi görünen bir durumun bir de, kötü tarafı olduğunu, olaylara tek taraflı bakmamak gerektiğini vurgulamak için kullanılır.

    Yâ ile başlayan ifadeler
    Sual: Resulullah kelimesi, bazen Resulallah okunuyor. Niçin böyle okunuyor?
    CEVAP
    Arapçada yâ ile başlayan kelimeler öyle okunur. Birkaç örnek verelim:
    Resulullah, yâ ile başlayınca, yâ Resulallah olur.
    Rabb-ül âlimin, yâ ile başlayınca, yâ Rabb-el âlemin olur.
    Ebu Bekir, yâ ile başlayınca, yâ Eba Bekir olur.
    Ebu Ubeyde, yâ ile başlayınca, yâ Eba Ubeyde olur.
    Emir-ül müminin, yâ ile başlayınca, yâ emir-el müminin olur.
    Melek-ül mevt, yâ ile başlayınca, yâ melek-el mevt olur.
    Hüccet-ül islam, yâ ile başlayınca, yâ hüccet-el islam olur.

    Tanrının hakkı üçtür demek
    Sual: (Tanrının hakkı üçtür) deniyor. Bunun Hıristiyanlardan geldiği doğru mudur?
    CEVAP
    Hıristiyanlıkta, baba, oğul ve kutsal ruh diye üç ilaha inanılır. Her ilahın bir hakkı olduğu düşünülerek söylenmiş olabilir. Müslümanlıkta böyle bir şey yoktur.

    Allah’ın evi
    Sual: Beytullah Kâbe demek değil midir? Mabedlere Beytullah denir mi?
    CEVAP
    Beytullah, Allah’ın evi demektir. Mabede de, camiye de, mescide de, Beytullah denir.
    Mabed, ibadet edilen yer demektir.
    Cami, toplanılan, toplanılıp ibadet edilen yer anlamındadır.
    Mescid, Allahü teâlâya secde edilen, ibadet edilen yer demektir.

    Aşk, sevgi ve heves
    Sual: Aşka geçici heves, sevgiye gerçek duygu denebilir mi?
    CEVAP
    Sevgiyle aşk, aynı şeydir. Sevgi, gönlün zevk aldığı şeye meyletmesi demektir. Hep beraber olmayı istemek, beraber olmaktan zevk, lezzet duymaya sevgi denir. Sevginin kuvvetli olmasına da, aşk denir.

    Sevginin deyim anlamı ise şöyledir:
    Sevgi, hiçbir karşılık beklemeden sevgiliye tâbi olmak, Ona itaat etmek, Onun her işini güzel, her eziyetini, her iyilikten daha tatlı görmek ve Onun dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmektir. Buna, hubb-i fillah buğd-i fillah da denir. Burada sevgili, Allahü teâlâdır. Allah için olan sevgi değerlidir, Allah için olmayanda hayır yoktur.

    Günümüzde, yanlış olarak, nefsin şehvani, hayvani arzularına, geçici hevese, aşk deniyor. Bu çok yanlıştır. Mefhumların karışmasına sebep oluyor. Eğer nefsin şehvani arzusuna heves dersek, heves çok kötüdür:

    Heves rezalettir. Sevgi fazilettir.

    Heves uyutmaz. Sevgi unutmaz.

    Heves, akıl mantık hislerini alt üst eder. Sevgi akılla hedefe gider.

    Heveste tuzaklar var. Sevgide her şey aşikâr.

    Heves, gafilce işlere girişir. Sevgi yüksek menzillere erişir.

    Heves, sık sevgili değiştirir. Sevgi, ayırmaz birleştirir.

    Heves, iffeti giderir. Sevgi, iffet içinde erir.

    Heves, uyuşturur, gizli buluşturur. Sevgi, şehveti yatıştırır.

    Heves, güveni sarsar ve kandırır. Sevgi itimat kazandırır.

    Heves, çiçek koklar, doyar, başka arar. Sevgi, çiçeği sular, büyütür, adam yapar.

    Heves, geçer yalan olur, seni sokar yılan olur. Sevgi gerçek olur, seni arar bulur, tehlikeden korur.

    Heves kısa sürer. Sevgi ömür boyu gider.

    Heves aldatır, bunaltır. Sevgi aldatmaz, doğruluktan ayrılmaz

    Heves kıskanır. Sevgi güvenir.

    Heves parçalar. Sevgi birleştirir.

    Heves kuduz açlara benzer. Sevgi şifalı ilaçlara benzer.

    Heves ikiyüzlüdür, riyakârdır. Sevgi ihlâstır, güneş gibi parlar, ısıtır.

    Heves ezip geçer, yeni av seçer. Sevgi onu muhafaza eder, onunla gider.

    Heves kısa yatırım der. Sevginin hedefi sonsuza gider.

    Heves geçicidir, seçicidir. Sevgi kalıcıdır, gönül alıcıdır.

    Heves, sultanı köle eder. Aşk, köleyi sultan eder.

    Hazret-i Züleyha, önce hevesi, sonra sevgisi uğruna, Hazret-i Yusuf için malını, mülkünü, güzelliğini, hatta bütün servetini feda etti. Yusuf’u gördüm diyene altın verdi. Yusuf aleyhisselamla evlendiği zaman yanına gitmedi. (Allahü teâlânın sevgisi bana yeter!) dedi. Gerçek aşka kavuştuğu anlaşıldı.

    Sevginin kuvvetli olanına aşk dendiğini bildirmiştik. Allahü teâlâ da Peygamberimizi çok seviyor, yani ona âşık olmuştur. Hadis-i kudside buyuruluyor ki:
    (Ey Resulüm, İbrahim peygamberi halil [dost], seni ise habib [sevilen, maşuk] edindim.) [Mevahib-i ledünniyye]

    Mevlidde de, Allahü teâlâ, (Habibim sana âşık oldum) buyuruyor. Aşkı nefsin şehvani arzusu bir heves sananlar, bu ifadeyi tenkit etmek talihsizliğine düşmüşlerdir.

    Bu aşk ne işe benzer?
    Parlak güneşe benzer,
    Aşkı olmayan gönül,
    Kayaya, taşa benzer.

    İhlâs ne demektir?
    Sual: İslam Ahlakı kitabında, (İhlâs, ibadetleri, Allah emrettiği için yapmaktır) deniyor. Zaten herkes, Allah emrettiği için yapmıyor mu?
    CEVAP
    O cümlenin devamında açıklanıyor. İhlâs, ibadetleri, sırf Allah rızası için, başka hiçbir menfaat düşünmeden, onun emri olduğu için yapmaktır. Başka bir menfaat düşünülünce ihlâsı zedeler. Mal, mevki, hürmet, şöhret kazanmak için yapılan ibadete riya karışmış olur. Böyle ibadete sevab verilmez. Günah olur, azap yapılır. Demek oluyor ki:
    1- İbadetler, Allahü teâlâ emrettiği için yapılmalı,
    2- Onun rızasından başka, maddi, manevi hiçbir menfaat gözetilmemeli,
    3- Her ibadet severek, beğenerek yapılmalıdır.

    Din nasihattir
    Sual: Bir hadiste, (Din nasihattir) deniyor. Din, ilahi emir ve yasakların toplamı değil midir?
    CEVAP
    Bu hadis-i şerif, dini tarif etmiyor, nasihatin önemini belirtiyor. Din, nasihatle, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmakla ayakta kalır, yani din, nasihatle devam eder demektir.

    Sabahın körü
    Sual: (Sabahın körü demek caiz değildir, sabahın nuru demelidir) deniyor, doğru mu?
    CEVAP
    Hayır, doğru değildir. Sabahın körü ifadesi, sabahın en erken saatinde, ortalığın iyice aydınlanmadığını anlatıyor. Göz iyice görmediği zaman demektir. Ayrıca nur, aydınlık demektir ki, o saatte aydınlık olmuyor. Sabahın nuru demek yanlış olur.

    Fena ve beka
    Sual: Tasavvuf kitaplarında fena, beka kelimeleri geçiyor. Bunların anlamı nedir?
    CEVAP
    Fena; fâni olmak, yok olmak, yani kötü ahlaktan kurtulmak, dinin emirlerine tam riayet etmektir. Beka da, güzel ahlak sahibi olmaktır. Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından ve çoluk çocuğundan çok sevmeye fenafillah denir. Bekabillah da, Allahü teâlânın onu sevmesidir.

    Ebu Turab
    Sual: Hazret-i Ali’ye niye Ebu Turab deniyor? Turab nedir?
    CEVAP
    Turab toprak demektir. Hazret-i Ali, mescidde kuru yerde yatarken Peygamber efendimiz, Hazret-i Ali’nin yüzünün toz toprak içinde olduğunu gördü. Bizzat mübarek elleriyle toprağı yüzünden silkip, (Kalk yâ Eba Turab) buyurdu. Hazret-i Ali, (Benim için Ebu Turab lakabı bu bakımdan çok kıymetlidir) buyururdu. Ebu Turab, toprak babası demek değildir. Toprağı seven, toprakla haşır neşir olan, tevazu ehli demektir.

    Kaçın kur’ası
    Sual: Bir kimse için, (Kaçın kur’ası) demek caiz midir?
    CEVAP
    Kur’a, çekiliş demektir. Eskiden askerde, devreler kur’ayla belirlenirdi. Eskiler, daha tecrübeli olduğu için, onu kandırmak zor anlamında, kaçın kur’ası denirdi. Yani böyle söylemekte mahzur yoktur..

    Gavs ve kutub
    Sual: Gavs ve kutub ne demektir?
    CEVAP
    Gavs, kelime olarak yardım eden demektir. Evliya arasında, kullara yardımla görevli olan zattır. Allahü teâlânın izniyle insanların imdadına yetişmesi sebebiyle gavs denmiştir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Gavs, kutb-i medardan üstündür. Kutb-i medar, birçok işlerinde, ondan yardım bekler. Ebdal denilen makamlara getirilecek Evliyayı seçmekte bunun rolü vardır. (1/256)

    Kutub, işlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vasıta kılınan büyük zattır. Dünya işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana, kutb-i medar veya kutb-i aktab [kutublar kutbu], din ve irşad işiyle görevli olana kutb-i irşad denir.

    Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Kutb-i ebdal yani kutb-i medar, âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşad, âlemin irşadı ve hidayeti için feyzlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i medarın feyzleriyle olur. İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmekse, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Her zamanda, her asırda kutb-i ebdalin bulunması lazımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz; çünkü âlem bununla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir; fakat kutb-i irşadın her zaman bulunması lazım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır. Resulullah efendimiz, o zamanın kutb-i irşadı idi. O zamanın kutb-i ebdali de, Hazret-i Ömer ve Veysel-i Karni hazretleriydi. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük haline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehir haline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer. (Mearif-i ledüniye)

    Teberrük ne demektir?
    Sual: Teberrük, teberrüken ne demek?
    CEVAP
    Teberrük; bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek demektir. Uğur ve bereket saymak, ilahi hayra ortak olmak anlamına da gelir.

    Teberrüken, bereket ve saadet vesilesi olarak demektir.

    Eshab-ı kiram, Resulullahın kullandığı eşyalarla teberrük ederlerdi. Abdest alırken kullandığı sularla, mübarek terleriyle bereketlenirlerdi. Gömleği, bastonu, kılıcı, terlikleri, bardağı, yüzüğü ve kullanmış olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Müminlerin annesi Ümm-i Seleme validemizin yanında, Peygamber efendimizin mübarek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda bırakır. Sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mübarek bardağına su koyup, şifa için içerlerdi. (Usul-ül-erbea)

    İmamı Şafii hazretleri buyurdu ki:
    İmam-ı a’zam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine gidip, iki rekat namaz kılarak Allahü teâlâya yalvarıyor ve dileğime kavuşuyorum. (Huccet-ül-islam)

    Selefi denilen kimseler, teberrük etmeye şirk diyorlar. Taştan, ağaçtan, puttan veya gayrimüslim mezarından teberrük şirk olur. Fakat Enbiyanın ve Evliyanın kabirlerini ziyaret edip, onların bereketiyle Allahü teâlâdan feyz ve bereket beklemeyi bunlara benzetmek, cahilliktir. Bu yüzden milyonlarca Müslüman’a küfür ve şirk damgasını basmak da, Müslümanlar arasında bölücülüktür. (Kıyamet ve Ahiret)


  9. #9
    Administrator Karani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Yer
    Erzincan, Turkey
    Mesajlar
    12.914
    Tecrübe Puanı
    10

    Standart çeşitli dini tabirler -9- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    çeşitli dini tabirler -9- sesli sohbet dinle - sesli dinle

    İç sürmesi
    Sual: Tam İlmihal’de özür bahsinde, abdesti bozduğu bildirilen iç sürmesi ne demektir?
    CEVAP
    İç sürmesi, ishal demektir.

    Namus nedir?
    Sual: Namus ne demektir? Cebrail aleyhisselama niçin namus-u ekber denmiştir?
    CEVAP
    Namus kelimesinin ırz, doğruluk, kanun, din, iffet, edeb, hayâ, nizam, emniyet gibi birçok manası vardır. Birkaç örnek verelim:
    Bir kimsenin mahrem, gizli sırları olup, işlerinin ve hallerinin iç yüzüne vâkıf olan kimseye, onun namusu denir. Hayırlara ait gizli hâllere vâkıf olana da namus denir. Cebrail aleyhisselam, diğer meleklerin vâkıf olmadıkları, vahyin sırlarına vâkıf ve mahrem olması cihetiyle ona, namus-u ekber denilmiştir.

    Din anlamında da kullanılır. İslamiyet’e namus-i ilahi de denir

    Nizam anlamında da kullanılır. Ramazan-ı şerif ayı, İslam dininin namusudur. Âşikâre oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Bu aya hürmet etmeyen, İslamiyet’in namus perdesini yırtmış olur.

    Allahü teâlânın günahları örtmesi o kadar çoktur ki, emrini dinlemeyen, yasaklarından sakınmayan azgınları, gizli günahlarını açığa çıkarıp rezil ve rüsva etmiyor ve namus perdelerini yırtmıyor.

    Allah’tan gayrisine yemin edilmez. Namus üzerine de, yemin edilmez. Mesela (Namusum ve şerefim üzerine) dense, dine uygun yemin olmaz. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Emanet yani namus için yemin eden, bizden değildir.) [Ebu Davud]

    Namussuz, genelde iffetsiz, edepsiz, hayâsız, fahişe gibi manalarda kullanılıyorsa da, emniyeti, nizamı bozanlara, İslamiyet’e uymayanlara, Allah’ın kanunlarına yani emir ve yasaklarını çiğneyenlere de denir. Bu bakımdan namussuz; kanunsuz, kanunu çiğneyen anlamına da gelir.

    Hadis-i kudsi
    Sual: Hadis-i kudsi ne demek, onlar da Peygamberimizin sözü değil mi?
    CEVAP
    Peygamber efendimizin, mânâsı da, kelimeleri de kendisinden olan sözlerine hadis denir. Mânâsı Allahü teâlâ tarafından bildirilip de, Peygamber efendimizin kendi kelimeleriyle bildirdiği sözlere ise hadis-i kudsî denir. Bunun için, hadis-i kudsiler nakledilirken, (Allahü teâlâ hadis-i kudside buyurdu ki…) denir.

    S. Ebediyye ve diğer kitaplarımızdaki hadis-i kudsilerden bazıları şöyledir:

    (Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en müttekî, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören düşmanım gibi olsanız, ilahlığımdan bir şey eksilmez. Allah, sizden ganîdir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkla kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.)

    (Azamet ve kibriya bana mahsustur. Bu iki sıfatta, bana ortak olmak isteyenlere, çok acı azab ederim.)

    (Ya Âdem! Muhammed aleyhisselamın ismiyle, her ne isteseydin kabul ederdim, Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.)

    (Ey Resulüm! Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım.)

    (Ey Resulüm, İbrahim Halilim [dostum] ise de, sen de Habibimsin [sevgilimsin].)

    (Evliya bir zata düşmanlık eden, bana savaş açmış olur.)

    (Bir kimse, kendisine farz yaptığım ibadeti yapmakla bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle yaklaşamaz.)

    (Bir kulum bana yaklaşırsa [sevgime ve rızama kavuşursa], ona sesleri duyurur ve saklı şeyleri gösteririm.)

    (Dostlarımı insanlar içinde gizlerim, onları kimse bilmez.)

    (Yere ve göğe sığmam, fakat mümin kulumun kalbine sığarım.)

    (Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın. Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın!)

    (Rahmetim gadabımı aşmıştır. Hasta kulumun günahını affeyledim!)

    (Oruç benim için tutulur. Onun karşılığını ben veririm!)

    (Kulum, beni nasıl umarsa, onu öyle karşılarım. Öyle ise, benden hep iyilik bekleyin!)

    (La ilahe illallah benim (kale)mdir. Bunu okuyan, kale’me girmiş olur. Kale’me giren de, azabımdan kurtulur.)

    (Ey Âdemoğlu! Ömrünü dünyayı toplamakla harcettin. Cenneti hiç istemedin.)

    (Nefsini, düşmanın bil! Çünkü o, bana düşmandır.)

    (Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Başka şeylerle oyalanma! Rızkına kefilim, kendini üzme!)

    (Ey dünya! Bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet edene güçlük göster!)

    (Beni zikreden [hatırlayan] kulumla birlikteyim.)

    (Ey Âdemoğlu! Beni sevmek istersen dünya sevgisini kalbinden çıkar, çünkü benim muhabbetimle dünya sevgisini bir kalbde asla cem etmem. Ey Âdemoğlu! Benim sevgimle beraber dünya sevgisini nasıl istersin! Öyle ise, benim sevgimi ve rızamı, dünyayı [dinin yasakladığı şeyleri] terk etmekte ara! Ey Âdemoğlu! Her işini benim emirlerime uygun olarak yap, ben de, senin kalbine muhabbetimi doldururum.)

    (Bütün dinler içinde, İslamiyet’i seçtim. Bu din, cömertlik ile ve güzel huyla tamam olur. Bu dini, her gün, bu ikisiyle tamamlayın!)


+ Cevap Ver

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349