Tarih dil ve kültür

Ülkemizde 1923 yılından beri kurulmakta ve yerleştirilmekte olan bir hayat tarzı ve dünya görüşü var. Siyasî hayattaki ayrılıkların, çalkantıların, çatışmaların kurulduğu zemin sosyal hayat ve kültür hayatıdır. Siyasî hayatı beslemeyen, siyasî hayattan uzak durmayı arzu eden bir kültür ve düşünce hayatı olamadığı gibi, her kültür gelişmesinin ve fikir hayatının da nihayetinde kendini siyasî şekilde de ifade etmesi kaçınılmazdır.

Dilimiz de bu çatışmadan nasibini almış, siyasetin, kültürün, ideolojinin en keskin ortamından sıyrılarak bugünlere gelmeyi başarmıştır. Devletin resmî kurumunun yanında ısrarla ve inatla faaliyetini sürdüren Dil Derneği, bir anlamda bu kavganın hâlâ sona ermediğinin en açık delilidir. İlerici, çağdaş, modern, laik vs. aydın sınıfına dahil olanların bütün çabası, dilimizi, ülkemizi, vatanımızı gerici, yobaz, milliyetçi, ırkçı, dinci, muhafazakâr, Osmanlıcı vs. gibi sıfatlarla dolu gördükleri insanların ellerinden kurtarmaktır.

Bu çatışmanın uzun ve önemli bir geçmişi var. Bugün geldiğimiz yerde hem insanlara hem de dilimize ne olduğu meselesi büyük önem arz etmektedir. Bir yanda feryat ü figanlar, bir yanda çağdaşlaşmanın getirdiği kıvanç.

Ülkemizdeki bu ikilem başta Cumhurbaşkanları olmak üzere, yazarlardan sanatçılara, üniversite mensuplarından lise hatta ilköğretim öğretmenlerine kadar okur-yazar herkesi alakadar etmektedir. Bir kültür ve fikir hareketi olmaktan çıkarılmış, ideolojik bir karakter de kazanmış olan bu ayrılığın bundan sonra alacağı seyir pek çoğumuzun merakını çekmektedir.

İdeolojik hesapların silahlarından kurtulmuş, yaşadığı vatanın, mensubu olduğu milletin, bağlısı olduğu devletin ve bütün bunların tamamını da içine alan geçmişten geleceğe sürmekte olan kültür hayatının varlığını idrak edenler, eskiyi büsbütün reddetmediği gibi yeniyi de günün şartlarına uygun olarak benimsemeyi, kabul etmeyi ve kullanmayı tercih etmektedir.

İdeolojilerin ağır tahakkümü altından çıkamamışlar, ne mazinin hicranını duyabilmişler ne de atinin idealini kurabilmişlerdir.

Dil de, kültür de, sanat da, edebiyat da, toprak da, vatan da, fikir de ona sahip çıkanlara, onu işleyenlere, onunla barışık olanlara kendini açmıştır. Yenilik, ilericilik, çağdaşlık vs. bu ülkenin maddî ve manevî değerlerine savaş açmak, tarihi, coğrafyayı, dili, kültürü reddetmek demek ise hiçbir insaf sahibi ne böyle bir anlamsız maceraya kalkışır ne de kendini bu ülkenin sınırlarının dışına çıkmaya razı eder. Buna karşılık tamamen eskinin sınırlarına hapsolmak, kendini dünün şartlarından sorumlu tutup bugünün şartlarına kayıtsız kalmak da akıl kârı bir iş değildir.

Gelişen, değişen, yenilenen, tazelenen dünya şartlarına karşılık dilde de, fikirde de, sanatta da yeniliklerin görülmesi tabiidir. Tabii olmayan bu yeniliğin birtakım ideologlar eli ile bir silaha dönüştürülmesi ve bu silahın da doğrudan milletin üzerine tutulmasıdır. Dilimizde de, dinimizde de, vatanımızda da, geçmişimizde de bütün güzellikler sonsuz biçimde yaşanmıştır, vardır. Bu güzelliği görmeden, onun kokusunu ve hazzını almadan, kendini o güzelliğin içinde hissetmeden atılacak her adım yanlış, gidilecek her yol karanlıktır.

Bize ait olan bir dilin, bize ait olan bir tarihin, bize ait olan bir vatanın hangi güzelliğini inkâr edebiliriz ki? Yine bundan sonra bu dilde, bu tarihte, bu vatanda kuracağımız güzelliklerden nasıl kaçınabiliriz ki?

Evet, bugün bırakın halkımızı aydınlarımız arasında dahi hücum, taarruz, tecavüz, tasallut, suikast, atak, akın, baskın kelimeleri arasındaki fark, derinlik kalkmış görünüyor. Hâdise, vaka, vukuat, haber hayatımızdan çıktığı gibi bütün bunları "olay" ile aydınlatabiliyoruz. Tavsiye etmek, telkin etmek, teklif etmek sözlerimiz arasından çıktı, "önerilerimiz" ile bunları karşılayabiliyoruz. Boşalan Osmanlı ile Osmanlı Türkçesi de hafızalarımızdan, kalbimizden, dilimizden, ilmimizden çıkıp gidiyor. Yine diğer yandan performans göstermek, fenomen olmak, banyo yapmak, tarihsel süreç, mantıksal zekâ, kitlesel değişim, finanssal konular, duygusal değerler, seviyeli birliktelik, ulusal takım, aletsel büyüklük, dinsel inanış, yaşamsal önem, evsel atık, kimyasal silah, ilerici aydın gibi Türkçenin gramerine de ve mantığına da aykırı olan ifadeleri dilimize yerleştirmeye hiç de rıza göstermiyoruz. Bilimin ve aydınların emeği yerine ideologların saptamalarını(!) ölçü alanlar, zihinlerinde kurdukları veya kendilerine dayatılan kalıplar haricinde fikir ve anlayış geliştiremezler. Devrim, ülkemizin maddî ve manevî kültür değerlerini yıkmak, bu milletin bünyesine uymayan ithal değerleri tek çare olarak yerleştirmek ise buna verilen çabaların hüsrandan başka bir şey getirmeyeceği açıktır. Eski, yeninin oturacağı zemin, yeni de bu sağlam zemin üzerinde inşa edilen gelecektir.

Osman Toprak

araştırmacı yazar