A - Zekâtın Ta­ri­fi:
Zekât söz­lük­te; be­re­ket, te­miz­lik, üre­me, ço­ğal­ma, art­ma ve öv­me an­lam­la­rı­na ge­lir. Şer'î bir te­rim ola­rak zekât şöy­le ta­rif edi­lir: Bel­li mal tür­le­ri­nin be­lir­li bir bö­lü­mü­nü, Al­lah Teâlâ'nın be­lir­le­di­ği bir kı­sım müs­lü­man­la­ra mülk ola­rak ver­mek­tir.
Zekâta, mü'min­le­rin Al­lah'ın emir­le­ri­ne uy­ma­da­ki sa­da­kat­le­ri­ni gös­ter­di­ği için “sa­da­ka” da de­nil­miş­tir. Bu­nun­la bir­lik­te sa­da­ka ke­li­me­si zekâttan da­ha kap­sam­lı olup, vâcip ve nâfile ka­bi­lin­den olan ba­ğış­la­rı da içi­ne alır.
Al­lah rı­za­sı için ay­rı­lıp ve­ri­len ma­la zekât de­nil­me­si, ge­ri­de ka­la­nı arıt­ma­sı ve âfetlerden ko­ru­ma­sı yü­zün­den­dir. Şu âyet-i ke­ri­me­de bu an­la­mı gör­mek müm­kün­dür: “Mü­min­le­rin mal­la­rın­dan zekât al ki, onun­la ken­di­le­ri­ni te­miz­le­yip mal­la­rı­nı be­re­ket­len­di­re­sin.”1 Di­ğer yan­dan zekât, öde­yi­ci­si­ni gü­nah­tan, ma­lın ki­rin­den te­miz­ler ve mânevî de­re­ce­si­ni yük­sel­tir.

B - Zekâtın Hik­met­le­ri:
Zekâtın meşrû kı­lın­ma­sı­nın çe­şit­li hik­met­le­ri var­dır. Bun­lar her­kes­çe an­la­şı­la­bi­le­cek açık­lık­ta­dır. Cenâb-ı Hak in­san­la­rı fark­lı ye­te­nek­ler­le do­nat­mış, bu­na bağ­lı ola­rak ser­vet da­ğı­lı­mın­da top­lum malî ya­pı­la­rı fark­lı ki­şi­ler­den oluş­muş­tur.
Kur'an-ı Kerîm'de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Al­lah, rı­zık ko­nu­sun­da si­zin ba­zı­nı­zı ba­zı­nız­dan üs­tün kıl­mış­tır.”2 Ser­vet üs­tün­lü­ğü bu­lu­nan zen­gin­le­rin bir kı­sım mal­la­rı­nı yok­sul­la­ra ver­me­le­ri farz kı­lın­mış­tır. Çün­kü böy­le bir zor­la­ma ol­mak­sı­zın zen­gin­den yok­sul ke­si­me bu mal akı­şı sağ­la­na­maz. Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yur­mak­ta­dır: “On­la­rın mal­la­rın­da, di­le­nen ve mahrûm olan­lar için be­lir­li bir hak var­dır.”3
İş­te zekât fa­ri­za­sı ge­lir da­ğı­lı­mın­da­ki bu fark­lı ya­pı kar­şı­sın­da en önem­li bir ted­bir­dir. Zekât, islâm'da­ki sos­yal yar­dım­laş­ma ve da­ya­nış­ma­nın ger­çek­leş­me­si­ni sağ­lar, ser­vet­le­rin yal­nız zen­gin­ler ara­sın­da dö­nüp do­la­şan bir güç ol­ma­sı­nı en­gel­ler.
Zekâtın hik­met­le­ri­ni bir kaç mad­de­de özet­le­ye­bi­li­riz:
1) Zekât zen­gin­le yok­su­lu bir­bi­ri­ne yak­laş­tı­rır, zen­gin yar­dım et­me­nin se­vin­ci­ni ya­şar­ken, yok­sul da zen­gi­ne kar­şı sev­gi ve say­gı du­yar. Kıs­kanç­lık­lar or­ta­dan kal­kar. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s.) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Mal­la­rı­nı­zı zekât ver­mek su­re­tiy­le ko­ru­ma al­tı­na alın, has­ta­lık­la­rı­nı­zı sa­da­ka ve­re­rek te­da­vi edin, ge­le­cek olan belâlara kar­şı dua ile ha­zır­lık­lı olun.”4
2) Zekât, ça­lış­mak­tan âciz olan­la­ra nor­mal bir ha­yat sür­me imkânı sağ­lar. Top­lu­mu yok­sul­luk­tan, dev­le­ti za­yıf­lık­tan ko­rur. Al­lah'ın Rasûlü şöy­le bu­yur­muş­tur: “Kı­ya­met gü­nü yok­sul­lar se­be­biy­le vay zen­gin­le­rin ha­li­ne!... Yok­sul­lar şöy­le di­ye­cek­ler: “Rab­bi­miz! Se­nin bi­ze ayır­dı­ğın hak­la­rı ver­me­mek su­re­tiy­le bi­ze zen­gin­ler hak­sız­lık et­ti­ler.” Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­ra­cak­tır: “İz­ze­tim ve celâlim hak­kı için, si­zi ken­di­me yak­laş­tı­ra­ca­ğım, on­la­rı ise uzak­laş­tı­ra­ca­ğım.” Bun­dan son­ra Hz. Pey­gam­ber: “Zen­gin­le­rin mal­la­rın­da di­le­nen ve di­len­me­yen­le­rin be­lir­li bir hak­la­rı var­dır” âyetini oku­muş­tur.5
3) Zekât, ki­şi­yi cim­ri­lik­ten ko­rur, cö­mert ve eli açık ya­par, diğergâmlık duy­gu­la­rı­nı güç­len­di­rir.
Ser­ve­ti­nin bir bö­lü­mü­nü sırf Al­lah rı­za­sı için ayı­rıp yok­sul din­daş­la­rı­na ve­ren ve bu­na kar­şı­lık on­lar­dan bir şey bek­le­me­yen kim­se, sü­rek­li ola­rak top­lum ya­ra­rı­nı ki­şi­sel ya­ra­rı üze­rin­de tut­ma alış­kan­lı­ğı­nı ka­zan­mış olur.
4) Zekât Ce­nab-ı Hakk'ın ver­di­ği ser­vet ni­me­ti­nin şük­rü­dür. Ger­çek­te ma­lı azalt­maz, be­re­ket­len­di­rir ve art­tı­rır. Kur'an-ı Kerîm'de; “Eğer siz şük­re­der­se­niz, mut­la­ka ver­di­ğim ni­met­le­ri ar­tı­rı­rım”6 bu­yu­ru­lur. Ma­lın zekâtını ver­mek, ba­har­da üzüm ço­tuk­la­rın­dan faz­la fi­liz­le­ri te­miz­le­me­ye ben­zer. Bun­lar te­miz­len­mez­se bü­tün çu­buk­lar­da ge­li­şen üzüm sal­kım­la­rı­nı kök bes­le­ye­mez. Sal­kım­lar za­yıf ve ve­rim­siz ka­lır. Zekâtı ve­ril­me­yen ser­ve­tin du­ru­mu da bu­nun gi­bi­dir.
5. Di­ğer yan­dan top­lum bir bü­tün­dür. Her­kes ge­lir ve ka­zanç el­de et­me­de bir­bi­rin­den ya­rar­la­nır. Bu yüz­den de mey­da­na ge­len ser­vet­ler­de, baş­ka­la­rı­nın hak­kı bu­lu­nur. Zen­gi­nin ser­ve­ti­nin mey­da­na gel­me­sin­de, için­de ya­şa­dı­ğı top­lu­mun kat­kı­sı­nı kim inkâr ede­bi­lir? Böy­le bir çev­re­de de­ğil de da­ğın ba­şın­da tek ba­şı­na ya­şa­say­dı bu ser­vet mey­da­na ge­lir miy­di? İş­te bü­tün bu ni­met­le­ri ve­ren Al­lah'a şü­kür ve için­de ya­şa­dı­ğı top­lu­ma te­şek­kür bor­cu zekât em­ri­ne uy­mak­la öden­miş olur.
6) İn­sa­nın ma­ya­sı top­rak ol­du­ğun­dan, top­ra­ğın su­yu emip tut­ma­sı gi­bi in­san­da da ma­lı tut­ma özel­li­ği var­dır. Top­ra­ğın al­dı­ğı ru­tu­bet­le bit­ki bi­tir­me­si gi­bi, in­sa­nın baş­ka­la­rı­na ver­mek su­re­tiy­le, cim­ri­lik duy­gu­la­rı aza­lır. Bi­na­e­na­leyh zekât, en az alan ka­dar ve­re­ne de fay­da­lı­dır.

C - Zekâtın Da­yan­dı­ğı De­lil­ler:
Zekât, İslâm'ın beş te­mel esa­sın­dan bi­ri olup, Hic­re­tin ikin­ci yı­lın­da Şev­val ayın­da Ra­ma­zan oru­cu ve fit­re­den son­ra farz kı­lın­mış­tır. Kur'ân-ı Kerîm’de yir­mi se­ki­zi na­maz­la bir­lik­te ol­mak üze­re otuz iki yer­de zekât em­ri bu­lun­mak­ta­dır. Bu du­rum na­maz ile zekât ara­sın­da­ki sı­kı bir iliş­ki­nin var­lı­ğı­nı gös­te­rir.
Zekâtın farz olu­şu Ki­tap, Sün­net, ve İcmâ ile sa­bit­tir.
Al­lah Teâlâ şöy­le bu­yu­rur:
“Na­ma­zı kı­lın, zekâtı ve­rin.”7 “Mü'min­le­rin mal­la­rın­dan zekât al ki on­la­rı te­miz­le­yip mal­la­rı­nı ço­ğal­ta­sın.”8 “Ha­sat gü­nü ürü­nün hak­kı­nı öde­yin.”9
Sün­net­ten de­lil; Hz. Pey­gam­ber (s.a.s.)'in; “İslâm beş te­mel üze­ri­ne ku­rul­muş­tur. Bun­lar­dan bi­ri de zekât ver­mek­tir.”10 ha­di­si ile Mu­az b. Ce­bel'i Ye­men'e va­li ola­rak gön­de­rir­ken ken­di­si­ne söy­le­di­ği şu söz­ler­dir: “On­la­ra bil­dir ki, Al­lah Teâlâ ken­di­le­ri­ne zekâtı farz kıl­mış­tır. Zekâtı ora­nın zen­gin­le­rin­den al, fa­kir­le­ri­ne ver.”11 Zekâtın farz ol­du­ğu­nu bil­di­ren baş­ka ha­dis­ler de var­dır.
Di­ğer yan­dan yüz­yıl­lar bo­yun­ca bü­tün müc­te­hid­ler zekâtın farz olu­şu üze­rin­de gö­rüş­bir­li­ği için­de ol­muş­lar­dır. As­hab-ı Ki­ram zekât ver­me­yen­ler­le sa­va­şıl­ma­sı ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da it­ti­fak et­miş­tir. Zekâtın farz ol­du­ğu­nu inkâr eden kim­se din­den çı­kar.

D - Zekâtı Ver­me­ye­nin Ce­za­sı:
Zekâtı ver­me­yen için iki yön­lü mü­ey­yi­de var­dır. Dün­ya­da ce­za, âhirette azap. Al­lah Teâlâ âhiretteki aza­bı şöy­le ha­ber ve­rir: “Al­tın ile gü­mü­şü bi­rik­ti­rip Al­lah yo­lun­da har­ca­ma­yan­la­rı ya­kı­cı bir azap­la müj­de­le. Bu mal­lar kı­ya­met gü­nün­de ce­hen­nem ate­şi­nin için­de kız­dı­rı­la­cak, sa­hip­le­ri­nin alın­la­rı, ve sırt­la­rı bu ateş ile dağ­la­na­cak ve: “Bu si­zin sa­de­ce ken­di­niz için bi­rik­tir­dik­le­ri­niz­dir. Bi­rik­tir­dik­le­ri­ni­zin acı­sı­nı ta­dın” de­ni­le­cek.”12
Hz. Pey­gam­ber (s.a.s.) de şöy­le bu­yur­muş­tur:
“Al­lah Teâlâ bir kim­se­ye mal ve­rir o da, bu­nun zekâtını öde­mez­se, zekâtını öde­me­di­ği bu mal kı­ya­met gü­nü, göz­le­ri üze­rin­de iki si­yah be­nek bu­lu­nan ba­şı kel yı­lan şek­li­ne gi­rip o ki­şi­nin boy­nu­na sa­rı­la­cak ve iki çe­ne­sin­den tu­tup şöy­le di­ye­cek: “Ben se­nin ma­lı­nım, ben se­nin bi­rik­tir­di­ği­nim.” Hz. Pey­gam­ber da­ha son­ra şu âyeti oku­muş­tur: “Al­lah'ın fazl u ke­re­min­den ih­san et­ti­ği mal­la­rı ver­mek­te cim­ri­lik eden­le­rin bu cim­ri­li­ği­nin ken­di­le­ri için ha­yır­lı ol­du­ğu­nu san­ma. Ak­si­ne bu on­lar için kö­tü­lük­tür. Kı­ya­met gü­nün­de, cim­ri­lik ya­pa­rak ver­me­dik­le­ri bu mal­lar bo­yun­la­rı­na hal­ka ya­pı­la­cak­tır. Gök­le­rin ve ye­rin mi­ra­sı Al­lah'ın­dır. Al­lah yap­tık­la­rı­nız­dan ha­ber­dar­dır.”13
Zekât farîzasını ye­ri­ne ge­tir­me­yen­le­rin dün­ya­ya ait ce­za­sı, zekâtın İslâm Dev­le­ti ta­ra­fın­dan zor­la alın­ma­sı ve ken­di­le­ri­ne de dev­le­tin ko­ya­ca­ğı bir ce­za­nın (ta'zîr) uy­gu­lan­ma­sı­dır.
Behz b. Hakîm (r.a.)'ın ba­ba­sı yo­luy­la de­de­sin­den ri­va­yet et­ti­ği bir ha­dis-i şe­rif­te şöy­le bu­yu­ru­lur:
“Kar­şı­lı­ğı­nı Yü­ce Al­lah'tan bek­le­ye­rek ma­lı­nın zekâtını öde­ye­ne ec­ri ve­ri­lir. Zekâtını ver­me­ye­nin zekâtını ve de­ve­si­nin ya­rı­sı­nı, Rab­bi­mi­zin bir ala­ca­ğı ola­rak alı­rız. Zekâttan hiç bir şey Mu­ham­med'in ai­le fert­le­ri­ne helâl de­ğil­dir.”14 Bu ha­di­sin baş­ka bir ri­va­ye­tin­de, “ce­za ola­rak ma­lın ya­rı­sı alı­nır” ifa­de­si var­dır.15
Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve İmam Mâlik'e gö­re bu du­rum­da İslâm dev­le­ti yal­nız ve­ril­me­yen zekâtı alır, ge­rek gö­rür­se ta'zîr ce­za­sı uy­gu­lar. Malî ce­za uy­gu­lan­maz. Çün­kü Hz. Pey­gam­ber dö­ne­min­de böy­le bir ce­za uy­gu­lan­ma­mış, Hz. Ebû Be­kir dev­rin­de zekât ver­me­yen­le­re kar­şı sa­vaş ya­pıl­ma­sı ön­gö­rül­müş, fa­kat mal­la­rı­nın mü­sa­de­re­si yo­lu­na gi­dil­me­miş­tir.
eş-Şîrâzî gi­bi ba­zı bil­gin­ler ise malî ce­za­nın ön­ce­le­ri var ol­du­ğu­nu, da­ha son­ra nes­he­dil­di­ği­ni ile­ri sür­müş­ler­dir.16 Hanefîlerden yal­nız İmam Zü­fer bu du­rum­da ma­lın ya­rı­sı­na ka­dar mü­sa­de­re edi­le­bi­le­ce­ği gö­rü­şün­de­dir.
İnkâr se­be­biy­le zekâtı öde­me­yen top­lu­luk­la­ra kar­şı sa­vaş açı­lır. Ni­te­kim ilk halîfe Ebû Be­kir (r.a.)'ın zekât ver­mek is­te­me­yen­le­re kar­şı tu­tu­mu bu şe­kil­de ol­muş­tur. Bu ko­nu­da ön­ce­le­ri te­red­düt eden Hz. Ömer, ha­li­fe Hz. Ebû Be­kir'e şöy­le de­miş­tir:
Rasûlûllah (s.a.s.) : ”Al­lah'tan baş­ka ilâh yok­tur; de­yin­ce­ye ka­dar in­san­lar­la sa­vaş­mak­la em­ro­lun­dum. Bu­nu söy­ler­ler­se hak et­me­le­ri dı­şın­da can­la­rı­nı ve mal­la­rı­nı ben­den ko­ru­muş olur­lar. He­sap­la­rı da Al­lah'a kal­mış­tır” de­di­ği hal­de bun­lar­la na­sıl sa­va­şır­sın?”17
Hz. Ebû Be­kir şu ce­va­bı ver­di: “Al­lah'a ye­min ede­rim ki, na­maz ile zekâtı bir­bi­rin­den ayı­ran­lar­la el­bet­te sa­va­şa­ca­ğım. Çün­kü zekât ma­lın hak­kı­dır. Al­lah'a ye­min ede­rim ki, Hz. Pey­gam­ber'e öde­mek­te ol­duk­la­rı di­şi bir ke­çi yav­ru­su­nu ba­na ver­mez­ler­se bun­dan ötü­rü on­lar­la sa­va­şa­ca­ğım”18.
Bu ha­dis baş­ka bir ri­va­yet­te: “Rasûlûllah (s.a.s.)’e öde­mek­te ol­duk­la­rı de­ve­nin ba­ğı­nı öde­me­ye­cek olur­lar­sa...” ifa­de­siy­le nak­le­dil­miş­tir. Bu­nun üze­ri­ne Hz. Ömer şöy­le de­miş­tir: “Ye­min ede­rim, ki, Yü­ce Al­lah, sa­vaş­mak için Ebû Be­kir'in gön­lü­ne bir ge­niş­lik ver­miş­tir. Bu ko­nu­da onun hak üze­re ol­du­ğu­nu an­la­dım.”19
İslâm bil­gin­le­ri bu de­lil­le­re da­ya­na­rak şöy­le de­miş­ler­dir: Bir kim­se ve­ya top­lu­luk zekâtı ver­mez­ler ve­ya bu ko­nu­da İslâm dev­le­ti­ne kar­şı çı­kar­lar­sa ken­di­le­riy­le sa­va­şı­lır. An­cak cim­ri­lik ve­ya hük­mü bil­me­me yü­zün­den öde­mez­ler­se din­den çık­maz­lar, fa­kat günahkâr olur­lar.20