A- Zekâtın Farz Olmasının Şartları:
Bir kimsenin zekâtla yükümlü olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1) Mükellef Olmak:
Zekât verecek kimsenin müslüman, hür, akıllı ve ergin olması gerekir. Gayr-i müslimlere, köle ve cariyelere, akıl hastalarına ve çocuklara zekât farz değildir. Şöyle ki:
Bir gayri müslim zekât ile yükümlü değildir. Çünkü zekât temizleyici bir ibadettir. Müslüman olmayan kimse ise temizlenmeye ehil değildir. Hatta bir müslüman bir süre irtidat edip, daha sonra yeniden İslâm’a dönse irtidat süresi için zekât gerekmeyeceği gibi, irtidattan önceki süreye ait zekât borçları da düşer. Çünkü müslüman bulunmak, zekâtın farz olması için şart olduğu gibi, devamı için de şarttır.
Şâfiîlere göre, bir kimsenin irtidat etmesi, daha önceye ait zekât borçlarını düşürmez.
Hanefîlere göre, zekâtla yükümlülük için,akıllı olmak ve erginlik çağına ulaşmış bulunmak şarttır. Çünkü akıl hastaları ve çocuklar namaz ve oruç gibi ibadetlerle yükümlü olmadıkları gibi zekâtla da yükümlü değildirler. Zekât bir ibadettir. İbadette sorumluluk ise erginlik ve temyiz çağına ulaşmakla başlar.
Hanefîler dışındaki mezhep imamlarına göre ise, zekâtın farz olması için ergin ve akıllı olmak şart değildir. Bu yüzden çocuğun ve akıl hastasının mallarından da zekât vermek farzdır. Zekâtı bunlar adına veli veya vasileri öder. Dayandıkları delil şu hadistir: “Malı bulunan bir yetimin velisi olan kimse, bu malı ticaretle çalıştırsın, malı bırakıp da zekât onu yemesin.” Başka bir rivayette şöyle gelmiştir: “Yetimlerin mallarını işletin ki, zekât onu yiyip tüketmesin”22 Bu müctehidlere göre zekât mala bağlı bir yükümlülük olup, akrabalık nafakasında olduğu gibi, malın sahibinde ehliyet şartları aranmaksızın gerekli olur.
Hanefîlere göre akıl hastası, çocukluktan beri devam etmekte ise kendileri zekâtla yükümlü olmazlar. Fakat büluğ çağından sonra iyileşirlerse, bu iyileşme tarihinden itibaren zekâtla yükümlü olurlar. Büluğ çağından sonra ortaya çıkan akıl hastalığı ise bir yıldan uzun sürerse, o yılın zekâtı düşer. Çünkü bu süre içinde dini emirlerle yükümlü olmazlar. Fakat bu yıl içinde bir ara, mesela; bir iki gün iyileşecek olsalar üzerlerine zekât gerekir. Bu görüş İmam Muhammed’e aittir. Ebu Yûsuf’a göre ise, yılın yarısından fazla süreyle iyileşmedikçe o yılın zekâtı gerekmez.
Baygınlık ve koma hali zekât engeli sayılmaz. Çünkü bu halin uzun sürmesi mutat değildir.

2) Nisap Miktarı Mala Sahip Olmak:
Temel ihtiyaçlardan ve borçtan başka nisap miktarı veya daha fazla bir mala mâlik bulunmak gerekir. Bu kadar malı olmayan kimseye zekât farz değildir.
Nisap, İslâm’ın bir şey hakkındaki ölçü, sınır ve alamet tayin etmiş olduğu miktardır. Servetin zekâtı gerektiren mikdarını ifade eder. Zekât konusunda altının nisabı yirmi miskal, gümüşün nisabı iki yüz dirhem, koyun ile keçinin nisabı kırk, sığır ile mandanın nisabı otuz, devenin nisabı da beştir. Tarım ürünlerinden de beş vesk (yaklaşık bir ton) nisap olarak alınmıştır. Bu miktarlara ulaşmayan mallar için zekât gerekmez. Nisap miktarları bu çeşit mallara sahip olanlar bakımından zenginlik sınırını ifade eder. Şah Veliyyullah ed-Dehlevî (ö.1176H.) zekât nisap miktarlarının Hz. Peygamber döneminde karı, koca, çocuklar ve hizmetçiden oluşan çekirdek ailenin bir yıllık geçim harcamalarına denk olduğunu belirtir.23
Zekâta tabi malların nisap miktarları ve ödenecek zekât miktarları hadis-i şeriflerle belirlenmiştir. Aşağıda zekât miktarlarını açıklarken bu delillere de temas edeceğiz.
Zekât dışı bırakılan asli ihtiyaçlar; zekât yükümlüsünün oturduğu ev, bu ev için gerekli eşya, kışlık yazlık elbise, gerekli silah, alet, kitap, binek hayvanı ile hizmetçi, köle ve cariye, bir aylık -sağlam görülen başka bir görüşe göre bir yıllık- ihtiyaç maddeleri veya aile masraflarından ibarettir. Borca karşılık olan nakit paralar da bu hükümdedir.
Buna göre asli ihtiyaçları şu maddelerde toplayabiliriz:
a) Mesken olarak kullanılan ev, bağ, bahçe ve tarım yapılan arazilerin kendisi.
b) Binek ve koşum hayvanları ile günümüzde bunların yerine geçen otomobil, servis aracı, traktör, su motoru veya zanaatkârların iş aletleri, üretim için kullanılan makineler, tezgâhlar, fabrika vb. aletler. Bunlar kıymeti üzerinden değil, geliri üzerinden zekâta tabi olurlar. Hz. Peygamber: “Müslümana atı ve kölesinden dolayı zekât yoktur”24 buyurmuştur.
c) Örfe uygun giyim ve ev eşyası. Halı, kilim, mobilya takımı, altın ve gümüşten olmayan yemek takımları, buzdolabı, çamaşır makinesi ve diğer kullanılagelen her türlü elektrikli aletler.
d) Bilim adamlarının özel kütüphanesi.
e) Bir kimsenin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile bireylerinin bir aylık -sağlam görülen başka bir görüşe göre bir yıllık- mutat masrafları.
f) Nisap miktarına ulaşmayan altın, gümüş, nakit para ve ticaret malları ile borca karşılık tutulan mallar.
İbnü’l-Hümam (ö.861/1457) bunları şöyle özetlemiştir: “Oturulacak ev, giyilecek elbise, ev eşyası, binilecek hayvanlar ve kullanılan silahlar için zekât yoktur.”


3) Nisap Miktarı Malın Nâmî (büyüyen, artan) Bir Mal Olması:

Büyüme fiilen olmasa da büyüme imkân ve kabiliyetinin bulunması yeterlidir. Bu yüzden nisap miktarından fazla olsa bile üreyici olmayan mallara zekât gerekmez. Üreme ya gerçek olur veya hüküm bakımından olur.
Bir malın ticaret, doğum veya tarımı yapılarak artması “gerçek üreme”dir. Bu yüzden ticaret amacıyla elde bulunan eşya ve hayvanlar zekâta tabi olduğu gibi dölünü ve sütünü almak için kırlarda otlatılan ve sâime denilen hayvanlar da zekâta tabidir.
Elde bulunan altın ve gümüşte ise “hükmen üreme” özelliği vardır. Çünkü bu iki maddenin kendileriyle ihtiyaçlar karşılanmaz. Belki bunlar ticarette kullanılmak, malların mübadelesinde vasıta olmak yoluyla ihtiyaçları karşılar, bu yüzden bunlar yaratılış bakımından üremeye, artmaya ve ticarete elverişlidir. Bunun bir sonucu olarak, elde bulunan altın ve gümüş nakitler, külçeler, zinet takımları, kendileriyle ticarete niyet edilsin veya edilmesin hatta bunlar nafakaya, mesken satın almaya sarfedilmek üzere biriktirilmiş olsa bile nisap miktarına ulaşınca zekâta tabi olurlar.
İlim adamlarının meslek kitapları veya zanaatkarların iş aletleri temelde büyüyen ve gelişen mallar değildir. Bu yüzden kendi kıymetleriyle zekâta tabi olmazlar.
Kaybolup yıllar sonra bulunmuş olan maldan ötürü de zekât vermek gerekmez. Çünkü bunlarda büyüme ve gelişme söz konusu değildir. Denize düşüp yıllarca sonra çıkartılan mallarla gaspolunmuş mallar bu hükümdedir. Zikredilen bu ve benzeri durumlarda zekâtın farz olmaması şu hadise dayanır: “Dımâr maldan zekât gerekmez.”26 Dımâr mal; mülkiyet devam ettiği halde, geri dönmesi ve bulunması umulmayan, mal demektir. Bunlardan yararlanılması mümkün olmadığı için zekât da gerekmez.


4) Mala Tam Olarak Sahip Olmak:
Zekâtı verilecek malın mülkiyetine sahip olmak yanında, bu malın zilyedi bulunmak da gereklidir. Zilyedlik; malın fiilen mülk sahibinin elinde bulunması veya onun hüküm ve tasarrufu altında olması demektir.
Buna göre, mülkiyet bulunup zilyedlik olmayan veya zilyedlik bulunup mülkiyet olmayan şeylerden zekât gerekmez. Mesela; kocasından mehir alacağı olan bir kadın bunu teslim almadıkça zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü o, mehre mâlik ise de henüz zilyed değildir.
Yine rehin alanın elindeki rehin mala da zekât gerekmez. Çünkü bu borca karşılıktır. Bunda mülk sahibinin zilyedliği yoktur. Borçlu olan bir kimse de, borcuna karşılık olan bir malından dolayı zekât ile yükümlü olmaz. Çünkü bu mala zilyedliği varsa da hükmen mal sahipliği yok demektir.
Ancak satın alınmış olup da henüz teslim alınmamış mallar zekât nisabına girer. Sağlam görüşe göre bunlardan da zekât vermek gerekir. Yolcu olmak zekât engeli değildir. Çünkü yolculuğa çıkan kimse, her ne kadar malının zilyedi değilse de, vekil aracılığı ile malında tasarruf edebilir. Bu yüzden de zekâtla yükümlü olur.
Mülkiyetin aslı devam etmekle birlikte, fiilen yararlanma imkânı bulunmayan mallardan da zekât vermek gerekmez. Bunlara dımâr mal denildiğini yukarıda belirtmiştik. Mesela; kaybolan hayvanlar, kaybolmuş mal, denize düşen mal, devletin müsadere ederek zulmen aldığı mal, elde bir belge bulunmadığı halde inkâr edilmiş, fakat üzerinden bir yıl geçtikten sonra insanların önünde ikrar edilmek suretiyle delil bulunmuş olan mal zekâta tabi değildir.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zekât verilecek malda aranan şart, mülkiyetin aslının olması ve tasarruf yetkisinin bulunmasıdır. Mâlikîler, Hanefîlerden farklı olarak vakıf malın mütevelliliğini sahibi üstlenirse, bu malda da zekâtı gerekli görürler. Çünkü onlara göre, bir malı vakfetmek onu mülkiyetten çıkarmaz.
Şâfiîlere göre, ödünç alınan mal alanın elinde bir yıldan fazla kalırsa, onun zekatını ödemesi gerekir.

5- Malın Üzerinden Bir Yıl Geçmiş Olmak:
Oruç ve hac ibadetinde olduğu gibi zekât konusunda da kameri ay esası uygulanır. Zekâtın farz olması için nisap miktarı malın üzerinden bir kameri yılın geçmesi gerekir. Buna “havli havelân” denir. Delil şu hadis-i şeriftir: “Üzerinden bir yıl geçmedikçe bir maldan zekât vermek gerekmez.”28
Ebu Hanîfe’ye göre, üzerinden bir yıl geçmesi bakımından mallar ikiye ayrılır: a) Nakit para, altın, gümüş ve ticaret malları ile yılın yarısından fazla bir süreyle mer’ada yayılan (sâime) hayvanlar, b) Tarım ürünleri ve madenler. Birinci maddedeki malların zekâtında, nisaba mâlik olduktan sonra bir yıllık sürenin geçmesi şarttır. Toprak ürünleri ile madenlerde ise bir yıllık süre şartı aranmamıştır. Çünkü pek çok ürünün hasadı birkaç ayda yapılabildiği gibi, bazı topraklardan yılda birden çok ürün de alınabilmektedir. Bu gibi durumlarda yıl sonunu beklemek yoksulun zararına olur.29
İbn Kudâme (ö.620/1223), yıllanma şartı bulunan ve bulunmayan mallar arasındaki farkı şöyle belirtir: Bir yıl geçmesi şartına bağlı olan mallar, gelişmesi için elde bulundurulan ve saklanan mallardır. Hayvan; sütü, yünü, yavrulaması veya besi alması için bekletilir. Nakit para ve ticaret malları kâr amacıyla saklanır. Bunların üzerinden bir yıl geçmesi şartı konulmuştur. Çünkü bunlar artış ve üremenin beklendiği mallar olup, zekâtının kârdan çıkması amaçlanır. Çünkü bu daha kolay olup, malın tükenmemesini ve yoksullara yardımın sürekliliğini sağlar. Toprak ürünleri ve meyveler ise bizzat kendileri gelişme halindeki gelirlerdir. Zekâtı verileceği zaman gelişmesini tamamlamış olur. Bundan sonra artık gelişmeye değil eksilmeye doğru gider.”30 Olgunlaşan meyve ve sebzelerin bekletilmesi halinde kuruması ve çürümesi gibi.
Diğer yandan toprak ürünleri, meyve ve madenlerin yıllanma şartı dışında tutulması üreticiler bakımındandır. Bunlardan tarım ürünleri için şartları gerçekleşince onda bir (öşür) veya sulama yapılan yerlerde yirmide bir nispetinde zekât verilir. Madenlerde ise işletmeci zekâtı beşte birdir.31 Ancak tarım ürünlerini veya madenleri satın alıp, elinde ticaret amacıyla bulunduran kimseler bunların zekâtını diğer ticaret malları gibi verirler. Yani bu takdirde bunlar nisabı aşınca ve yıllanma da varsa kırkta bir zekâta tabi olurlar.
Ebu Hanîfe’ye göre, öşür arazide insan eliyle yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, çay, şeker kamışı gibi toprak ürünlerine nisap ve yıllanma aranmaksızın öşür hükümleri uygulanır. Yani topraktan ne çıkarsa onda bir veya sulama yapılan yerlerde yirmide bir zekât gerekir.
Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise, yaklaşık bir tona ulaşmayan hububattan ve insanların ellerinde bir yıl kadar kalmayan dayanıksız meyve ve sebzelerden öşür alınmaz.32
Zekâta tabi malın üzerinden bir yıl geçmesinde, nisap miktarı hem yılın başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın yıl içinde eksilmesi süreyi kesmez. Buna karşılık yıl içinde artan mal da, yıl sonunda diğer mal ile birlikte zekâta tabi olur.
Mesela; bir kimsenin Ramazan ayının ilk günü, asli ihtiyaçları dışında üç yüz gram altını bulunsa, yıl ortasında bu altının miktarı elli grama düşse veya dört yüz grama çıksa, bir yıl sonra yine Ramazan’ın ilk günü iki yüz gram altını bulunsa beş gram altın zekât yükümlülüğü bulunur. Eğer yıl sonunda şer’i ölçüye göre seksen gramın altına düşmüş olsa nisap miktarı bulunmadığı için zekât gerekmez. Ancak eksik nisabı kalan, tamamlamak için gümüş, nakit para, döviz veya ticaret malı bulunsa, hepsi birlikte kırkta bir zekâta tabi olur.
Yıl başında altmış gram altın olsa, yıl sonunda bu miktar iki yüz grama çıksa veya yıl başında iki yüz gram iken, yıl sonunda altmış grama düşse zekât lazım gelmez. Belki seksen gram miktarına ulaştığı günden itibaren başlayacak bir yıllık süre sonunda yine ayni miktarda veya daha fazla bulunacak olursa zekât gerekir.
İmam Züfer’e göre, nisap miktarı yılın başlangıcından sonuna kadar tam olarak bulunmalıdır.
Şâfiîlere göre yıl içinde bağış, satış, miras ve benzeri yollarla, malın kendisi dışında, başka nedenlerle elde edilen mallar için, asıl maldan ayrı olarak yeni bir yıllanma süresi başlatmak gerekir. Burada mülkiyet yenilendiği için yıl da yenilenir. Bunlar yılın başında bulunan zekâta tabi diğer mallarla toplanarak aynı yıla mahsup edilemez. Ancak yıl içinde yavrulayan hayvanların yavruları ile ticaret mallarının kârı asla tabi olarak değerlendirilir.
Zekâta tabi bir mal bir yıl geçtikten sonra artacak olsa, bu artan kısmı arttığı günden itibaren bir yıl geçmedikçe zekâta tabi olmaz. Mesela; bir kimse Ramazanın ilk günü nisaba mâlik olsa, bir yıl sonunda üç yüz gram altın veya bu kıymette ticaret malına sahip bulunsa, yedi buçuk gram altın zekât gerekir. Bundan iki gün sonra altın miktarı dört yüz grama yükselse, artan kısım için yeni yıllanma süresi başlamış olur.

6) Borçlu Olmamak:
Alacaklı tarafından istenilebilecek olan borçlar zekâtın farz olmasına engeldir. Bu borç vadeli mal alımından doğmuş olabileceği gibi ödünç para almaktan veya başkasına kefil olmaktan, dolayı da meydana gelmiş olabilir. Borcun doğum nedeni ne olursa olsun, insanlar tarafından istenebilir nitelikte ise, önce bu borçları düşme hakkı vardır. Bu borçlar düşüldükten sonra geride nisap miktarı mal kalmazsa zekât yükümlülüğü bulunmaz. Ancak insanlar tarafından isteyeni bulunmayan adak, keffâret ve hacc gibi borçlar ise zekâtın farz oluşuna engel teşkil etmez.
Mesela; bir kimsenin asli ihtiyaçları dışında, üzerinden bir yıl geçmiş otuz miskal altını bulunsa, on iki miskal de borcu olsa, borç karşılığı dışındaki miktar altın nisabı yirmi miskalin (80 gr.) altına düştüğü için zekât gerekmez.
İnsanlara ait borçların öncelikle ödenmesi veya bunlara karşılık nakit para yahut ticaret malı ayrılması gerekir. İslâm kul borcu üzerinde çok durmuş, Rasûlullah (s.a.s) dualarında borçtan Allah’a sığınmış34, borcunu ödemeden ve karşılık da bırakmadan vefat eden bir sahabinin cenaze namazını kıldırmak istememiştir.35 Hz. Osman halifeliği sırasında şöyle demiştir: “Bu ay zekâtlarınızın verileceği aydır. Kimin ödemesi gereken borcu varsa ödesin, sonra da mallarınızın zekâtını ödeyin.”36 Hz. Osman bu sözleri bir sahabe topluluğu önünde söylemiş, onun bu görüşüne karşı çıkan olmamıştır.
Borcun bulunması ziraî ürünlerin öşrü ile arazi vergisi olan haracın uygulanmasına engel değildir.37
Hanbelîlere göre, borç, tarım ürünleri dahil zekâta tabi her çeşit malda zekât engelidir. Yani önce borçlar ve nafaka düşülür, sonra nisap miktarı mal kalırsa, bu malın zekâtı verilir. Borç eğer bütün nisabı kapsar veya nisabı eksiltirse zekâta engel teşkil eder.
İmam Mâlik’e göre borç, tarım ürünleri ile hayvanların ve madenlerin zekâtını düşürmez. Çünkü zekât, bunların kendilerinden farzdır.
İmam Şâfiî’nin son görüşüne göre, zekât yükümlülüğü diğer borçlar gibi bir zimmet borcudur. Bu yüzden zekât mallarını kaplayan veya nisap miktarından azaltan borç, zekâtın farz olmasına engel değildir. Bu yüzden zekâta tabi nisap miktarı yıllanmış mala sahip olan kimse, borçlarına bakılmaksızın zekâtla yükümlü olur. Çünkü borçların biri diğerini ödemeye engel teşkil etmez.38

B- Zekâtın Edasının Sahih Olması İçin Gereken Şartlar:
Verilen zekâtın geçerli olması için zekât niyeti ve temlik şarttır.
1) Niyet:
Genel olarak diğer ibadetlerde olduğu gibi zekâtta da niyet şarttır. Hz. Peygamber (s.a.s): “Ameller niyetlere göredir”39 buyurmuştur. Zekâtı vermek bir amel ve namaz gibi bir ibadettir. Bu yüzden nafile sadakadan onu ayırdetmek için niyet şarttır.
Zekâtı yoksula verirken veya zekât için bir mal ayrılırken bunun zekât olduğuna kalben niyet edilmesi gerekir. Dil ile söylenmesi şart değildir. Hatta bir malı yoksula zekât niyetiyle verirken, bunun bir bağış veya borç olarak verildiğini söylemek de zekât olmasına engel değildir.
Niyetin, zekâtın ödeme zamanına yakın olması şarttır. Çünkü topluca ayrılan zekât, ihtiyaç sahiplerinin durumuna göre parça parça veya değişik zamanlarda verilebilir. Bu yüzden bir malı zekât olarak ayırırken niyetlenmek yeterlidir. Çünkü bunda zekât verene kolaylık vardır. Nitekim tutulacak bir oruca da akşam güneş battıktan sonra niyetlenmek caizdir.
Bir kimsenin zekât olarak ayırdığı mal kaybolsa veya çalınsa yahut telef olsa, zekât borcu üzerinden düşmez. Bunun bedelini vermesi gerekir. Çünkü geride kalan malından zekâtı çıkarıp vermesi mümkündür.
Bir kimse bir malı fakire niyetsiz olarak verse, sonradan zekâta niyetlense, eğer bu mal henüz fakirin elinde mevcut ise niyet geçerlidir. Fakat mal onun elinden çıkmış ise artık niyet yeterli olmaz. Yine bir kimse başkasının malından onun adına izinsiz olarak zekât verse, mal sahibi icazet verdiği takdirde, mal halen fakirin elinde mevcut ise zekât geçerli olur, aksi halde geçerli olmaz.
Zekâtta vekilin değil, mal sahibinin niyeti geçerlidir. Bu yüzden mal sahibinin zekâtı vekile verirken veya en geç vekil bu zekâtı fakire vereceği zaman zekâta niyet etmesi gerekir. Vekilin niyeti yeterli olmaz. Vekil müslüman olacağı gibi, zimmet ehlinden hristiyan veya yahudi de olabilir.
Zekât vermek niyetinde olan bir kimse, bunun için bir mal ayırmaksızın zaman zaman yoksullara bir şeyler dağıttığı halde, aklına niyet gelmese bunlar zekâtına mahsup edilemez. Ancak yoksula böyle bir mal verirken; “Bunu niçin veriyorsun?..” gibi soruya düşünmeksizin hemen “Zekât olarak veriyorum” diyebilecek bir halde bulunursa bu, niyet yerine geçer.
Diğer yandan bir kimse bir süre tasaddukta bulunduktan sonra “şu süre icinde tasadduk ettiğim şeylerin zekâtımdan olmasına niyet ettim” demesi yeterli olmaz. Çünkü nafile olarak yapılan bir ibadeti sonradan yapılacak mücerret bir niyetle farz ibadete dönüştürmek mümkün olmaz.
Malının tamamını zekâtına niyet etmeksizin sadaka olarak veren kimseden zekât borcu istihsan yolu ile düşer. Ancak bu sadaka olarak verdiği malını verirken bir adak veya keffaret gibi bir borcuna niyet etmemesi şarttır. Aksi halde mal o niyete göre verilmiş olur, bu mala isabet eden zekât miktarını ayrıca borçlanmış olur.
Hanefîler dışındaki çoğunluk fakihlere göre, bir kimse bütün malını nafile sadaka olarak verse ve bununla zekâta niyet etmese zekât borcu düşmüş olmaz. Çünkü bununla farza niyet etmemiştir. Bu mesele, yüz rekat namaz kıldığı halde farza niyet etmeyen kimsenin durumuna benzer.40
Bir kimse zekât gereken bir malın bir bölümünü bir fakire bağışlasa, kendisinden, bu kısma isabet eden zekât, düşer. Buna göre bir zengin, fakir birisinden olan alacağını bu fakire bağışlasa, sadece bu alacak miktarına isabet eden zekât borcu düşmüş olur. Burada zekâta niyet edip etmemesi sonucu değiştirmez. Çünkü bu durum malın yok olmasına benzer. O kadar malı yok olacak olsa, zekâtını ödemesi gerekmiyecekti.
Mesela; bir zenginin fakirde dört yüz gram altın alacağı olsa, bunun tamamını fakire bağışlasa bu alacağa isabet eden on gram zekât borcu düşmüş olur. Yoksa bu dört yüz gram altını diğer mallarının zekâtına mahsup edemez.
Diğer yandan zengin olan bir borçluya böyle bir mal bağışlansa veya ondan olan alacaktan vazgeçilse, bununla ne o malın, ne de başka mallarının zekâtı verilmiş olur. Sağlam olan görüşe göre, bu bağışlanan mala veya alacağa isabet eden zekâtın da ayrıca verilmesi gerekir.
2) Temlik:
Verilecek zekâtın geçerli olması için temlik şarttır. Temlik; zekât olarak verilecek mal veya nakit paranın mülkiyetini zekâtı alan kimseye nakletmek demektir. Bu yüzden mübah kılmak mesela sofrasına alıp ikramda bulunmak temlik niteliği taşımadığı için zekât yerine geçmez. Nafile sadaka olur. Zekât akıl hastasına veya temyiz gücüne sahip olmayan çocuğa verilemez. Ancak onlar adına anne, baba, vasi veya veli gibi, onu temsil eden kimselere verilebilir.
Zekâtta temlik şartının dayandığı delil “Zekâtı veriniz” anlamındaki ayetlerdir. Bu ayetlerdeki vermek, malın mülkiyetini karşı tarafa geçirmek demektir. Diğer yandan “Sadakalar, (zekâtlar) ancak fakirlerin, miskinlerin... hakkıdır.”41 ayetinde sayılan sekiz sınıfın başına getirilen “Lâm” harf-i cerri temlik ifade eder. Yani zekâtın mülkiyetinin bu sekiz sınıfa veya bu sınıflardan birisine nakledilmesi gerekir.42
Mâlikîler zekâtın ödenmesi için ayrıca üç şart daha ileri sürmüşlerdir. a) Zekâtın, farz olduktan sonra ayırılıp verilmesi, b) Zekâtın onu hak eden kişilere verilmesi, c) Zekâtın, malın aynından yani kendisinden olması.43
C - Zekâtın Farz Olma ve Ödenme Zamanı:
Aslî ihtiyaçları ve borçları dışında nisap miktarı, zekâta tabi ve üzerinden bir yıl geçmiş bir mala sahip olan kimsenin bunun zekâtını geciktirmeden vermesi gerekir. Zekâtla yükümlü olan kişi, özürsüz olarak zekâtını geciktirirse günahkar olur. Çünkü zekât, insana harcanması gereken bir haktır, yoksulun ihtiyacını karşılamak amacıyla farz kılınmıştır. Ödenme devresinden geri bırakılırsa, farz kılınmasının maksadı tam olarak gerçekleşmemiş olur.
Zekâtı ödeme vakitleri malın türüne göre belirlenir. 1) Altın, gümüş, para ve her çeşit ticaret eşyasının zekâtı ile otlak hayvanlarının zekâtı her yıl bir kere kameri yıl tamamlandıktan sonra ödenir.
2) Ziraî ürünler ve meyvelerin zekâtı, yıl içinde ürünün tekrarına göre ürününden verilir. Bunlarda bir yıl geçme şartı yoktur. Ebu Hanîfe’ye göre, nisap miktarına ulaşma şartı da aranmaz. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise, ziraî ürünlerin zekâtında nisaba ulaşmak şarttır.
Ebu Hanîfe ve İmam Züfer’e göre, ürün ve meyve ortaya çıkıp bozulmasından emin olunacak noktaya gelince, hasat edilecek durumda olmasa bile zekât gerekir. Ebu Yûsuf’a göre, hasat edilecek duruma gelince, İmam Muhammed’e göre ise hasat edilip harman yapılınca zekât farz olur.44
Şâfiî ve Hanbelîlere göre, hububatta tanelerin kuvvetlenmesi meyvelerde ise olgunlaşma zamanında zekât farz olur.45
3) Balın zekâtı, zekât verecek kadar balın meydana gelmesi, madenlerin zekâtı ise, zekât verecek kadar maden çıkarmakla farz olur.
Nisaba Mâlik olan kimsenin zekâtını yılı dolmadan önce kendi isteği ile önceden vermesi caizdir. Çünkü bu kimse zekâtı farz olma sebebi gerçekleştikten sonra ödemiştir. Hz. Ali (r.a)’den rivayet edildiğine göre; “Hz. Abbas, Rasûlullah (s.a.s)’a, vakti gelmeden önce malının zekâtını peşin ödemeyi sormuş, Hz. Peygamber bu konuda ona ruhsat vermiştir.”46 Zekât ödemesinin yıl sonuna bırakılması mal sahiplerine kolaylık içindir. Bu yüzden fakirin biran önce yararlanmasını sağlamak amacıyla vakti gelmeden önce de verilebilir. Bu durum bir borcu henüz vadesi gelmeden ödemeye benzer.
Şâfiîlere göre, peşin zekât vermenin yeterli olması için, sene içinde mal sahibinin yıl sonuna kadar zekâtın farz olmasına ehil olarak kalması gerekir. Diğer yandan zekâtı alanın yıl sonunda da zekât almaya ehil olması şarttır. Bu iki şart gerçekleşmezse peşin verilecek zekât yeterli olmaz.
Mâlikî ve Zahirilere göre ise, yıl dolmadan zekâtı vermek caiz değildir. Çünkü zekât namaza benzer. Bu yüzden vakti girmeden önce verilmesi yeterli olmaz.47

D - Açıkta ve Gizli Olan Mallar:
Zekâta tabi olan mal türleri açıkta veya gizli olma niteliklerine göre ikiye ayrılır: Açıkta olanlara “emvâl-i zâhire” gizli olanlara “emvâl-i bâtıne” denir. Bu iki terim zekâtın devlet eliyle toplanması konusuyla ilgili olarak ortaya çıkmıştır.