3) Ti­ca­ret Ma­lın­dan Zekâtın He­sap­lan­ma­sı:
Ti­ca­ret eş­ya­sı üze­rin­den bir yıl ge­çin­ce al­tın ve­ya gü­müş üze­rin­den fa­kir­ler için da­ha ya­rar­lı olan ter­cih edi­le­rek ni­sap be­lir­le­nir. Zen­gin­lik sı­nı­rı­nın tes­pi­tin­de, te­mel ih­ti­yaç mad­de­le­ri is­tis­na edi­le­rek, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re ki­şi ken­di­si­nin ve bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu kim­se­le­rin bir yıl­lık mas­raf­la­rı­nı ve borç­la­rı­nı dü­şer. Ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra ve­ya ti­ca­ret eş­ya­sı ni­sap mik­ta­rı­na ula­şır ve üze­rin­den de bir yıl geç­miş olur­sa, bun­lar bir­bi­ri­ne ek­le­ne­rek kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.90
Ti­ca­ret ma­lı­nın ze­ka­tı kırk­ta­bir ola­rak ken­di cin­sin­den ve­ri­le­bi­le­ce­ği gi­bi, ma­lın kıy­me­ti­nin kırk­ta bi­ri de ve­ri­le­bi­lir. Zekât yü­küm­lü­sü bu ko­nu­da ter­cih hak­kı­na sa­hip­tir. Çün­kü ti­ca­ret ma­lı, zekâtın farz ol­du­ğu bir mal­dır. Al­tın, gü­müş, hay­van ve­ya ta­rım ürün­le­rin­de zekât ken­di cins­le­rin­den ve­ri­le­bil­di­ği­ne gö­re bun­la­rın zekâtını da ken­di cin­sin­den ver­mek ca­iz­dir. Bu gö­rüş Hanefîlere ait­tir.
Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ise, ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtını kıy­met ola­rak ver­mek ge­re­kir. Çün­kü ni­sap kıy­met üze­rin­den be­lir­len­mek­te­dir. Bu yüz­den zekât mal­da de­ğil, an­cak kıy­me­tin­de farz ol­muş­tur.91
Hanefîlere gö­re ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtının ken­di cin­sin­den ve­ri­le­bil­me­si uy­gu­la­ma­da bü­yük ko­lay­lık­lar ge­tir­mek­te­dir. Özel­lik­le fa­kir­le­rin ih­ti­ya­cı olan gı­da mad­de­le­ri, gi­ye­cek, ya­ka­cak, in­şa­at mal­ze­me­si ve ben­zer­le­ri­nin ken­di cin­sin­den zekâtını ver­mek yok­sul­la­rın doğ­ru­dan ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­lar. Di­ğer yan­dan es­naf ve tüc­ca­rın bü­yük meb­lağ­la­ra ula­şan zekâtını yıl so­nun­da na­kit ola­rak ayı­rıp öde­me­si güç­lük do­ğu­rur, bu du­rum zekâtın ya geç öden­me­si­ne ve­ya az ve­ril­me­si­ne ya da hiç ve­ril­me­me­si­ne yol aça­bi­lir. Hal­bu­ki, bir gı­da top­tan­cı­sı­nın, bir ku­maş tüc­ca­rı­nın ve­ya bir kon­fek­si­yon­cu­nun sa­yım ya­pa­rak ti­ca­ret ma­lı­nın kırk­ta bi­ri­ni ayı­ra­rak yok­sul­la­ra da­ğıt­ma­sı ya da bu­nun Asr-ı sa­a­det­te ol­du­ğu gi­bi tek el­den ya­pıl­ma­sı bir İslâm ül­ke­sin­de fa­kir­lik prob­le­mi­ni kök­ten çöz­me­ye ye­ter­li­dir. Ni­te­kim ül­ke­mi­zin zekât po­tan­si­ye­li ile il­gi­li ola­rak ya­pı­lan ba­zı is­ta­tis­ti­ki bi­lim­sel araş­tır­ma­lar uy­gu­lan­dı­ğı tak­dir­de bu sos­yal yar­dım­laş­ma ku­ru­mu­nun, bü­yük bir eko­no­mik güç oluş­tu­ra­ca­ğı ve bu yol­la yok­sul­la­rın, ça­re­siz­le­rin ız­dı­ra­bı­nın din­di­ri­le­bi­le­ce­ği or­ta­ya ko­nul­muş­tur.92
Ti­ca­ret­ten yıl bo­yun­ca el­de edi­len kârlar ile hay­van­lar­dan do­ğan yav­ru­lar, mi­ras, ba­ğış gi­bi ti­ca­ri ol­ma­yan yol­lar­dan el­de edi­len mal­lar ser­ma­ye­ye ek­le­nir. Yıl so­nun­da bun­lar bir bü­tün ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­rek zekât he­sa­bı ya­pı­lır. An­cak yıl dol­duk­tan son­ra mey­da­na ge­le­cek ila­ve­le­rin asıl ma­la ek­le­ne­me­ye­ce­ği ko­nu­sun­da bir gö­rüş ay­rı­lı­ğı yok­tur.
D - Şir­ket­le­rin Zekâtı:
İslâmî esas­la­ra gö­re ku­ru­lan or­tak­lık­lar­da her or­tak ken­di his­se­si­ne dü­şen zekâtla yü­küm­lü olur. Or­tak­lar sa­de­ce ti­ca­re­tin ge­rek­tir­di­ği iş­lem­ler­de bir­bir­le­ri­nin ve­ki­li sa­yı­lır. Zekât bir iba­det olup, ge­çer­li olu­şu ni­ye­te bağ­lı­dır. Bu ne­den­le şir­ket adı­na zekât ve­ri­le­bil­me­si için or­tak­la­rın bir­bir­le­ri­ne özel yet­ki ver­me­le­ri ge­re­kir. Şir­ket­le­rin zekâtını ser­ma­ye or­tak­lı­ğı ve kâr or­tak­lı­ğı üze­rin­den şu şe­kil­de açık­la­ya­bi­li­riz:
1) Ser­ma­ye Or­tak­lı­ğı:
İki ve da­ha çok kim­se­nin ser­ma­ye­le­ri­ni bir­leş­tir­mek su­re­tiy­le oluş­tur­duk­la­rı or­tak­lık tü­rü­dür. Ser­ma­ye­ler eşit ve­ya fark­lı mik­tar­lar­da ola­bi­lir. Kârın pay­la­şıl­ma şek­li ser­best söz­leş­me ile be­lir­le­nir­ken, za­ra­ra kat­lan­ma ku­ral ola­rak ser­ma­ye oran­la­rı­na gö­re olur. Bu çe­şit or­tak­lık­lar ya ti­ca­ret şir­ke­ti ve­ya üre­tim ya­pan sa­na­yi şir­ke­ti tü­rün­de ola­bi­lir.
Ti­ca­ret şir­ke­tin­de zekât dı­şı tu­tu­la­cak bü­ro, dük­kan, de­po, ser­vis ara­cı gi­bi sa­bit ser­ma­ye da­ha az olur. Gı­da mad­de­le­ri ti­ca­re­ti ya­pan bir şir­ke­tin yıl so­nu mu­ha­se­be so­nuç­la­rı­na gö­re, borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra kırk mil­yon li­ra na­kit pa­ra­sı, yir­mi ton pi­rin­ci, yir­mi ton toz şe­ke­ri ve yir­mi ton da ku­ru fa­sul­ye­si bu­lun­sa, eşit his­se­li dört or­tak var­sa, her­bi­ri­nin zekât yü­küm­lü­lü­ğü dört­te bir üze­rin­den olur. Her bir or­ta­ğın şir­ket dı­şı özel bir bor­cu ve­ya zekâta ta­bi baş­ka bir ma­lı yok­sa bu şir­ket­ten zekât bor­cu; iki yüz bin li­ra ile, 125 kg. pi­rinç, 125 kg. toz şe­ker ve 125 kg. da ku­ru fa­sul­ye olur. Or­tak bu gı­da mad­de­le­ri­nin ken­di­si­ni ve­ya be­del­le­ri­ni ve­re­bi­lir.
Sa­na­yi şir­ke­tin­de ise ar­tı­cı ol­ma­yan sa­bit ser­ma­ye da­ha bü­yük olur. Bir fab­ri­ka­nın bi­na­sı, ma­ki­ne­le­ri, de­po­la­rı, ser­vis araç­la­rı, loj­man­la­rı ve ti­ca­ret ma­lı ni­te­li­ğin­de bu­lun­ma­yan di­ğer gayr-i men­kul­le­ri zekât dı­şı ka­lır. Borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra, ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra, dö­viz, ham­mad­de, ma­mul ve­ya ya­rı ma­mul tüm eko­no­mik de­ğer­ler yıl so­nu de­ğer­le­ri üze­rin­den kırk­ta bir zekâta ta­bi olur. Şir­ke­tin tüm mal var­lı­ğı için­de zekâta ta­bi olan de­ğiş­ken de­ğer­ler yüz­de otuz ol­sa, yal­nız bu kı­sım­dan zekât ge­re­kir. Her or­tak, şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğın­dan ken­di his­se­si­ne dü­şen kıs­mı­nı he­sap­la­yıp kırk­ta bir zekât ver­mek­le yü­küm­lü olur. An­cak bu or­ta­ğın şir­ket dı­şı borç­la­rı var­sa, bu pa­yı­nı adı ge­çen borç­la­ra kar­şı­lık tu­ta­bi­lir. Zekâta ta­bi baş­ka ma­lı var­sa bun­lar da şir­ket his­se­si­ne ek­le­ne­rek zekât he­sa­bı ya­pı­lır.
2) His­se Se­net­le­ri­nin Zekâtı:
Bir şir­ket­te­ki or­tak­lık pa­yı­nı be­lir­le­yen bel­ge­ye “his­se se­ne­di” de­nir. Bu se­net baş­lan­gıç­ta şir­ke­tin ger­çek mal var­lı­ğı­nı yan­sı­tır­ken, yıl­lar son­ra, şir­ke­tin mal var­lı­ğı yüz­ler­ce kat bü­yü­dü­ğü hal­de his­se se­net­le­rin­de­ki mik­ta­rın sa­bit kal­dı­ğı gö­rül­mek­te­dir. Me­se­la, his­se se­net­le­rin­de­ki top­lam meb­lağ üç yüz mil­yon tu­tar­ken şir­ke­tin mal var­lı­ğı on ve­ya on beş mil­yar li­ra­ya yük­se­le­bil­mek­te­dir. His­se se­ne­di­nin üze­ri ra­kam­la­ra gö­re bir kaç ka­tı no­mi­nal de­ğer üze­rin­den alı­cı bul­ma­sı da, bu se­net­ler­le mal var­lı­ğı ara­sın­da­ki bü­yük far­kı ka­pat­ma­ya yet­me­mek­te­dir. Di­ğer yan­dan on beş-yir­mi yıl ön­ce­ye ait ra­kam­la­ra gö­re kâr pay­la­rı­nın ve­ril­me­si ya­nıl­tı­cı ol­mak­ta­dır.
Da­ğı­tıl­ma­yan kârların şir­ke­tin mal var­lı­ğı­na ek­len­me­si ve sü­rek­li bü­yü­me­nin sağ­lan­ma­sı or­tak­la­rın rı­za­sı bu­lu­nun­ca müm­kün ve ca­iz­dir. An­cak or­tak­lık­tan amaç kâr el­de et­mek ol­du­ğu için or­tak­lar­dan her­han­gi bi­ri­si ih­ti­ya­cı ol­du­ğu için kâr da­ğı­tı­mı­nı is­te­se onun kârını he­sap­la­ya­rak ver­mek ge­re­kir. Bu tak­dir­de kâr al­ma­yan or­tak­la­rın his­se­le­ri bü­yü­müş olur. Kı­sa­ca da­ğı­tıl­ma­yan ve­ya kıs­men da­ğı­tı­lan kârların, ya da şir­ke­tin enf­las­yon­lar yü­zün­den sü­rek­li de­ğe­ri de­ği­şen mal var­lı­ğı­nın ye­ni­den de­ğer­le­me yo­luy­la kıy­met bi­çi­le­rek his­se se­net­le­ri­ne yan­sı­tıl­ma­sı ge­re­kir. Me­se­la; bir kim­se­nin on beş yıl ön­ce yüz mil­yon li­ra­lık bir şir­ket­te bir mil­yon li­ra his­se­si var­sa, bu­gün böy­le bir şir­ke­tin on beş mil­yar li­ra­lık mal var­lı­ğı ol­muş­sa, bu or­ta­ğın pa­yı 150 mil­yon li­ra ka­dar­dır. İş­te böy­le bir şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğı, zekât dı­şı sa­bit ser­ma­ye un­sur­la­rı dü­şül­dük­ten son­ra üç­te bir ol­sa, bu or­tak el­li mil­yon lira­nın kırk­ta bir zekâtı ile yü­küm­lü olur. Bir İslâm bel­de­sin­de her müs­lü­man or­ta­ğın yıl son­la­rın­da, or­ta­ğı bu­lun­du­ğu şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğı için­de­ki his­se­si­nin yüz­de ora­nı­nı bil­me hak­kı var­dır.
3) Tah­vil­le­rin Zekâtı:
Mak­tu ge­lir­li tah­vil kıy­me­ti üze­rin­den, kâr-za­rar tah­vil­le­ri ise yıl so­nun­da­ki ana pa­ra ve kâr top­la­mı üze­rin­den, zekâta ta­bi olur.
4) Kâr Or­tak­lı­ğı:
Bir ta­raf ser­ma­ye­yi, di­ğer ta­raf da eme­ği­ni or­ta­ya ko­ya­rak emek-ser­ma­ye or­tak­lı­ğı ku­ru­la­bi­lir. Bu­na İslâm’da “Mu­da­ra­be” de­nir. Kârın pay­la­şıl­ma­sı ser­ma­ye sa­hi­bi ile iş­let­me­ci ara­sın­da ser­best söz­leş­me­ye gö­re olur. Za­ra­ra iş­let­me­ci­nin ka­sıt, ku­sur ve­ya ih­ma­li bu­lun­ma­dık­ça yal­nız ser­ma­ye sa­hi­bi kat­la­nır. İş­let­me­ci­nin za­rar­dan pa­yı, eme­ği­nin bo­şa git­me­si şek­lin­de or­ta­ya çı­kar. Mu­da­ra­be, İslâm ban­ka­cı­lı­ğı­nın da esa­sı­nı teş­kil eder.
İş­te emek-ser­ma­ye or­tak­lı­ğın­da, or­tak­lı­ğın tas­fi­ye­si bek­len­mek­si­zin yıl so­nun­da ser­ma­ye sa­hi­bi, ser­ma­ye ve kârdan pa­yı­na dü­şe­nin, iş­let­me­ci ise yal­nız kârdan pa­yı­na dü­şe­nin zekâtı ile yü­küm­lü olur.93
E - Ta­rım Ürün­le­ri­nin ve Mey­ve­le­rin Zekâtı:
Ta­rım ürün­le­rin­den zekâtın farz ol­ma­sı Ki­tap, Sün­net ve İcmâ de­lil­le­ri­ne da­ya­nır.
Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ha­sat gü­nü ürü­nün hak­kı­nı, zekâtını ve­rin”94 İbn Ab­bas (r.a) bu ayet­te­ki “hakkahû” ke­li­me­sin­den kas­te­di­len an­la­mın farz olan zekât ol­du­ğu­nu, baş­ka bir ri­va­yet­te ise öşür ve­ya ya­rı öşür (yir­mi­de bir) ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Baş­ka bir de­lil şu ayet­tir: “Ey iman eden­ler! Ka­zan­dık­la­rı­nı­zın he­lal ola­nın­dan ve si­zin için yer­den çı­kar­dık­la­rı­mız­dan ve­rin.”95 Zekâta na­fa­ka da de­nil­mek­te­dir. Şu ayet bu­nun de­li­li­dir: “Al­tın ile gü­mü­şü bi­rik­ti­rip Al­lah yo­lun­da in­fak et­me­yen, har­ca­ma­yan kim­se­le­re elem ve­ri­ci bir aza­bı müj­de­le”96
Ra­su­lul­lah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Yağ­mur su­yu ve­ya kay­nak su­yu ile su­la­nan ve­ya ken­di­li­ğin­den su­lu olan top­rak­la­rın ürün­le­rin­den on­da bir, hay­van­lar ve­ya ta­şı­ma su ile su­la­nan top­rak­lar­dan yir­mi­de bir zekât ver­mek ge­re­kir.”97 “Ne­hir­ler ve yağ­mur su­la­rı­nın su­la­dı­ğı top­rak­lar­dan öşür (on­da bir), de­ve­ler yar­dı­mıy­la su­la­nan top­rak­lar­dan yir­mi­de bir zekât ver­mek ge­re­kir.”98
Di­ğer yan­dan İslâm âlimleri ta­rım ürün­le­rin­den öşür zekâtı ver­mek ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir.
1) Ta­rım Ürün­le­rin­den Zekât Alın­ma­sı­nın Şart­la­rı:
Ta­rım ürün­le­ri­nin zekâtında, yü­küm­lü­nün akıl­lı ol­ma­sı ve­ya er­gin­lik ça­ğı­na ulaş­ma­sı şart de­ğil­dir. Akıl has­ta­sı ve­ya kü­çük­le­rin mah­su­lün­den de zekât ge­re­kir. An­cak yü­küm­lü­nün müs­lü­man ol­ma­sı şart­tır.
Hanefîlere gö­re bu ge­nel şat­la­ra ek ola­rak zi­rai ürün­le­re zekâtın farz ol­ma­sı için şu şart­lar ön­gö­rül­müş­tür:
a) Top­ra­ğın öşür top­ra­ğı ol­ma­sı. Ha­rac ara­zi­sin­den öşür ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bir top­rak­tan hem ha­rac ver­gi­si, hem öşür ve­ya ki­ra be­de­li bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da bir­leş­mez.
b) Top­rak­tan ürün çık­ma­sı. Eğer öşür top­ra­ğın­dan bir şey çık­maz­sa öşür ver­mek de ge­rek­mez. Çün­kü öşür, çı­kan ürün­den farz olur. Ha­rac top­ra­ğı­nı ise sa­hi­bi ekip biç­me imkânına sa­hip ol­du­ğu hal­de boş bı­ra­kır­sa yi­ne ha­rac ver­gi­si ile yü­küm­lü olur. Çün­kü bu du­rum­da top­rak­ta hük­men üre­tim ya­pa­bil­me (ne­ma) ni­te­li­ği var sa­yı­lır.
c) Top­ra­ğı ekip biç­mek; ge­lir ve ürün el­de et­mek, bü­yü­me gi­bi amaç­lar için ya­pıl­ma­lı­dır. Bu yüz­den baş­lan­gıç­ta ürü­nü bu­lun­ma­yan me­şe, çam, ka­vak, ot ve ben­ze­ri şey­ler­den öşür ge­rek­mez. Bel­ki bun­lar ke­si­lip üre­tim­de kul­la­nıl­dı­ğı ve­ya sa­tıl­dı­ğı za­man ti­ca­ret ma­lı ola­rak di­ğer zekât mal­la­rı­na ila­ve edi­lir.99
Top­rak ürün­le­ri, hay­van­lar gi­bi za­hi­ri mal tü­rü­ne gi­rer. Bu yüz­den bun­la­rın öş­rü, ge­nel ola­rak sa­ha­be dev­rin­den Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­sı­nın son­la­rı­na ka­dar dev­let eliy­le alın­mış­tır. Zi­rai ürün­ler­den dev­let­çe alına­cak mik­tar ara­zi­nin tü­rü­ne gö­re de­ği­şik­lik gös­te­rir. Bu mik­tar zekât, sa­da­ka, ha­raç ve­ya ki­ra be­de­li çe­şit­le­rin­den bi­ri­si­ne gi­rer. Bu­na gö­re, gü­nü­müz­de müs­lü­man­la­rın el­le­rin­de bu­lu­nan ara­zi­le­ri şu şek­li­de de­ğer­len­di­re­bi­li­riz.
2) İslâm’da Ara­zi Sta­tü­le­ri­nin Or­ta­ya Çı­kı­şı:
İslâm’ın çı­kı­şın­dan bu ya­na, de­ği­şik dö­nem­ler­de ara­zi­ler için çe­şit­li uy­gu­la­ma­lar gö­rül­müş ve bun­lar hu­ku­ki sta­tü­le­ri­ne gö­re isim­ler al­mış­tır. Mülk, mîri, ha­raç, öşür, va­kıf, metrûk, me­vat (ölü) ara­zi bun­lar ara­sın­da­dır. Yi­ne mirî ara­zi­nin kul­la­nım şe­kil­le­rin­den olan tı­mar, has, ze­a­met Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­la­rın­dan­dır.
Bir bel­de top­rak­la­rı­nın sta­tü­sü baş­lan­gıç­ta fet­he­dil­me şek­li­ne gö­re be­lir­len­miş­tir.
a) Ken­di­le­riy­le sa­vaş ya­pı­lan düş­man İslâm’ı ka­bul eder­se mal­la­rı­nı ve can­la­rı­nı ko­ru­muş olur­lar. Sa­vaş­sız, ken­di­li­ğin­den müs­lü­man olan top­lum­lar hak­kın­da da hü­küm böy­le­dir. Hz. Pey­gam­ber (s,a,s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir top­lu­luk İslâm’a gir­dik­le­ri za­man can­la­rı­nı ve mal­la­rı­nı ko­ru­muş olur­lar”. “Bir ma­la sa­hip olan kim­se müs­lü­man ol­duk­tan son­ra da onun mâlikidir.”100 Bu ha­dis men­kul ve gayr-i men­kul tüm mal­la­rı kap­sa­mı­na alır.
Ebu Yûsuf bu tür top­rak­la­rın, İslâm’a gi­ren Me­di­ne­li müs­lü­man­la­rın top­rak­la­rı gi­bi öşür ara­zi­si ola­ca­ğı gö­rü­şün­de­dir.101
b) Düş­man İslâm’a gir­me­mek­le bir­lik­te top­rak­la­rı sulh yo­luy­la fet­he­dil­miş­se, an­laş­ma şart­la­rı­na gö­re top­rak sta­tü­sü be­lir­le­nir.
Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “İle­ri­de siz ba­zı top­lu­luk­lar­la sa­va­şa­cak­sı­nız, sa­vaş­tı­ğı­nız bu kim­se­ler ba­zı du­rum­lar­da mal­la­rı­nı kal­kan yap­mak su­re­tiy­le can­la­rı­nı ve ai­le­le­ri­ni ko­ru­ya­cak­lar ve si­zin­le sulh an­laş­ma­sı ya­pa­cak­lar­dır. Bu tak­dir­de on­lar­dan, yap­tı­ğı­nız an­laş­ma hü­küm­le­ri dı­şın­da bir şey is­te­me­yi­niz, al­ma­yı­nız. Çün­kü bu si­zin için helâl ol­maz.”102
Bu şe­kil­de gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­nin elin­de ka­la­cak olan ara­zi­ler “Ha­rac ara­zi­si” olur. Hz. Pey­gam­ber Nec­ran, Ey­le, Ez­ri­at, He­cer ve di­ğer yer­le­rin hal­kın­dan an­laş­ma yap­tı­ğı ka­bi­le­le­ri mülk­le­rin­de ser­best bı­rak­mış, sa­de­ce bun­lar­la ya­pı­lan an­laş­ma­da ka­rar­laş­tı­rı­lan ciz­ye ve ha­rac ver­gi­si­ni al­mak­la ye­tin­miş­tir. Hz. Ömer dev­rin­de, Nec­ran hal­kı, Irak ve Su­ri­ye’ye nak­le­di­lir­ken, bun­la­rın her bi­ri­ne Nec­ran’da sa­hip ol­duk­la­rı ara­zi ve mes­ken­le­rin ye­ri­ne, bu­ra­dan boş ara­zi­ler ve­ril­me­si ve ken­di­le­ri­ne ko­lay­lık gös­te­ril­me­si va­li­ler­den is­ten­miş­tir.103
c) Düş­man top­rak­la­rı zor­la fet­he­dil­miş­se, İslâm dev­le­ti bu top­rak­lar­la il­gi­li ola­rak üç çe­şit yet­ki­ye sa­hip­tir:
aa) Top­rak­lar es­ki sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de bı­ra­kı­lır ve halk İslâm’a gi­rin­ce bun­lar öşür ara­zi­si olur. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in Mek­ke ara­zi­le­ri için uy­gu­la­ma­sı bu şe­kil­de ol­muş­tur.
bb) Bu ara­zi­ler ga­ni­met sa­yı­la­rak beş­te bi­ri Bey­tü­mal’e ay­rıl­dık­tan son­ra ge­ri ka­lan beş­te dör­dü sa­va­şa ka­tı­lan ga­zi­le­re da­ğı­tı­lır.104 Böy­le­ce bu top­rak­lar on­la­rın mül­kü ve öşür ara­zi­si olur. Ni­te­kim Rasûlullah (s.a.s) zor­la fet­he­di­len Hay­ber top­rak­la­rı­na böy­le bir sta­tü ver­miş­tir. An­cak bu top­rak­lar bir sü­re “zi­ra­at or­tak­çı­lı­ğı” çer­çe­ve­sin­de es­ki sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de bı­ra­kıl­mış­tır.105
cc) Fey’ ara­zi­si uy­gu­la­ma­sı. İslâm dev­le­ti zor­la fet­he­di­len ül­ke top­rak­la­rı­nı ga­zi­le­re da­ğıt­ma­yıp, es­ki gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de fey’ sta­tü­sü ile bı­ra­ka­bi­lir. Fey’; düş­man­dan sa­vaş­la ve­ya sa­vaş­sız ele ge­çi­ri­len top­rak­la­rın mül­ki­ye­ti­nin dev­let­te, ya­rar­lan­ma hak­kı­nın ise ha­rac ver­gi­si kar­şı­lı­ğın­da es­ki sa­hip­le­rin­de bı­ra­kıl­ma­sı de­mek­tir. Bu, bir ba­kı­ma ge­li­ri top­lum ih­ti­yaç­la­rı için har­can­mak üze­re ara­zi­le­rin top­lu­ca vak­fe­dil­me­si­dir.
Hz. Ömer hi­la­fe­ti za­ma­nın­da fet­he­di­len Su­ri­ye ve Irak top­rak­la­rı­na fey’ hü­küm­le­ri uy­gu­lan­mış­tır. Irak top­rak­la­rı fet­he­di­lin­ce ga­zi­ler bu­ra­nın ken­di­le­ri­ne tak­sim edi­le­ce­ği­ni bek­li­yor­lar­dı. Hz. Ömer da­ğıt­mak is­te­me­yin­ce uzun is­ti­şa­re ve mü­za­ke­re­ler ya­pıl­dı. Hz. Zü­beyr, Ab­dur­rah­man b. Avf ve Bi­lal-i Habeşî ile ay­nı dü­şün­ce­de olan­lar, bu top­rak­la­rın ga­ni­met ola­rak ka­bu­lü ile Rasûlullah (s.a.s)’ın Hay­ber top­rak­la­rı­nı da­ğıt­tı­ğı gi­bi ga­zi­le­re da­ğı­tıl­ma­sı­nı is­te­di­ler. Mu­az b. Ce­bel ve Hz. Ali gi­bi ba­zı sahabîler ise bu ko­nu­da Hz. Ömer’i des­tek­le­di­ler.
Hz. Ömer şöy­le di­yor­du: “Bu top­rak­la­rı da­ğı­tır­sam siz­den son­ra ge­le­cek müs­lü­man­la­ra ne ka­lır? On­lar top­rak­la­rın aha­li­siy­le bir­lik­te tak­sim edil­miş ol­du­ğu­nu, ba­ba­lar­dan oğul­la­ra mi­ras ola­rak in­ti­kal et­ti­ği­ni, böy­le­ce ken­di­le­ri­nin her şey­den mah­rum edil­miş ol­duk­la­rı­nı gö­re­cek­ler­dir.”
Mu­az b. Ce­bel (r.a) ay­nı gö­rüş yö­nün­de şöy­le der: “Ya Ömer! Val­la­hi bu top­rak­la­rı da­ğı­tır­san ho­şa git­me­yen şey­ler or­ta­ya çı­kar. Top­ra­ğın bü­yük bir kıs­mı müs­lü­man­la­rın eli­ne ge­çer. Son­ra bu sa­hip­ler za­man­la or­ta­dan kal­kar ve bü­yük top­rak­lar bir ki­şi­nin elin­de top­la­nır. Onun için bu top­rak­la­ra şim­di­ki müs­lü­man­la­rın da, son­ra ge­le­cek olan­la­rın da ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak bir sta­tü ver.”
Hz. Ömer bu mü­za­ke­re­ler­de Kur’an-ı Ke­rim’den fey’ ile il­gi­li şu ayet­le­ri de­lil ge­tir­miş­tir: “Al­lah’ın fet­he­di­len di­ğer düş­man ül­ke­le­ri aha­li­sin­den pey­gam­be­ri­ne ver­di­ği fey’; Al­lah’a, pey­gam­be­ri­ne, hı­sım­la­ra, ye­tim­le­re, yok­sul­la­ra, yol­da ka­lan­la­ra ait­tir. Ta ki bu mal­lar, içi­niz­den yal­nız zen­gin­ler ara­sın­da do­la­şan bir ser­vet ol­ma­sın. Pey­gam­ber si­ze ne ver­di ise onu alın, si­ze ne ya­sak et­ti ise on­dan da sa­kı­nın.”
“Özel­lik­le o fey’, hic­ret eden yok­sul­la­ra ait olup, on­lar Al­lah’tan fazl u ina­yet ve hoş­nut­luk arar­lar.”106
Yu­ka­rı­da­ki ayet­ler, ga­ni­met tak­si­mi­ni ge­nel ola­rak dü­zen­le­yen el-En­fal su­re­si­nin kırk bi­rin­ci aye­ti­ni tah­sis et­miş­tir. Bu du­ru­ma gö­re Haşr su­re­sin­de­ki fey’ ayet­le­ri sa­vaş­la ve­ya sa­vaş­sız alı­nan top­rak­lar üze­rin­de İslâm dev­le­ti­nin baş­ka­nı­na mas­la­ha­ta uy­gun ola­rak ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma yet­ki­si ver­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Hay­ber top­rak­la­rı için En­fal sûresindeki âyetle, Hz. Ömer ise Su­ri­ye, Irak ve Mı­sır top­rak­la­rı için fey’ ayet­le­riy­le amel et­miş­tir. Bu­na gö­re, fey’ aye­ti yal­nız sa­va­şa ka­tı­lan ga­zi­le­ri de­ğil, bü­tün mü­min­le­ri içi­ne alır. Bu, gay­ri men­kul­ler üze­rin­de hak sa­hi­bi ol­ma­da, son­ra ge­len­ler ön­ce ge­len­le­re or­tak olur­lar. Bu ise, an­cak ara­zi­le­ri tak­sim et­me­mek­le ger­çek­le­şir. Böy­le bir sta­tü top­lu bir va­kıf ve top­lu bir ka­mu­laş­tır­ma ni­te­li­ğin­de­dir. An­cak bu top­rak­lar mi­ras­la ge­çe­bi­lir, ger­çek va­kıf ise mi­ras­la geç­mez.107
Müs­lü­man­la­rın el­le­rin­de bu­lu­nan ara­zi­ler, İslâm’ın ilk yıl­la­rın­da­ki bu top­rak uy­gu­la­ma­la­rı­nın ışı­ğın­da baş­lı­ca dört kıs­ma ay­rıl­mış­tır:
a) Öşür ara­zi­si: Bun­lar; fet­he­di­lip ken­di is­tek­le­riy­le müs­lü­man olan aha­li­si­ne ve­ya zor­la fet­he­di­lip İslâm mü­ca­hid­le­ri­ne mül­ki­yet üze­re ve­ril­miş olan top­rak­lar­dır. Arap ya­rı­ma­da­sın­da­ki ara­zi­ler bu ni­te­lik­te­dir. Bu top­rak­la­rın mah­su­lün­den on­da bir ve­ya yir­mi­de bir nis­be­tin­de “öşür” ve­ri­lir.
b) Ha­rac ara­zi­si: Bun­lar; sulh yo­luy­la ve­ya zor­la fet­he­di­lip es­ki gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­ne ve­ya baş­ka gay­ri müs­lim­le­re mülk ola­rak ve­ri­len top­rak­lar­dır. Irak köy­le­ri ve çev­re­si bu ni­te­lik­te­dir. Bu çe­şit ara­zi­den ya çı­kan ürü­ne gö­re ve­ya ön­ce­den be­lir­le­nen mik­dar­da “ha­rac” adı ile ver­gi alı­nır. Bu ver­gi, zekât ni­te­li­ğin­de de­ğil­dir.
c) Sırf mülk ara­zi: Bu, ön­ce­le­ri mirî ara­zi­den olup Bey­tül­mal’e ait iken, da­ha son­ra bir be­del kar­şı­lı­ğın­da ba­zı kim­se­le­re sa­tıl­mış olan top­rak­lar­dır. Bun­la­rın ürü­nü de, sa­hip­le­ri müs­lü­man bu­lu­nun­ca zekât ko­nu­sun­da öşür ara­zi­si gi­bi­dir.
An­cak mülk ev­le­rin çev­re­sin­de­ki mülk bah­çe­ler, bu ev­le­re bağ­lı bu­lun­du­ğu için, bu­ra­dan el­de edi­le­cek ürün­ler­den ve mey­ve­ler­den öşür ge­rek­mez.
d) Mirî ara­zi: Bun­lar, da­ha ön­ce müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan fet­he­di­lip de, kim­se­ye mülk ola­rak tak­sim edil­mek­si­zin İslâm top­lu­mu için alı­ko­nul­muş olan top­rak­lar­dır. Bun­la­rın ku­ru mül­ki­ye­ti dev­le­te ait olup, ya­rar­lan­ma hak­kı köy­lü­le­re ta­pu ile tef­viz edi­le­gel­miş­tir. Bun­la­rı ta­sar­ruf eden­ler ki­ra­cı sta­tü­sün­de­dir. Dev­le­te ve­re­cek­le­ri be­lir­li his­se­ler ve­ya ver­gi­ler de “ki­ra be­de­li” ni­te­li­ğin­de­dir.
Bu çe­şit ara­zi­le­rin ürü­nün­den öşür ve­ya baş­ka ad­la zekât la­zım gel­mez. Çün­kü öşür ile ha­rac ve­ya öşür ile bu hü­küm­de bu­lu­nan ki­ra be­de­li bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da bir­leş­mez. Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu dö­ne­min­de Tür­ki­ye’de top­rak­lar baş­lı­ca bu sta­tü­de idi.
Hanefîlere gö­re ha­rac ver­gi­si­ne ta­bi olan bir top­rak müs­lü­ma­nın eli­ne geç­se yi­ne ha­rac ver­gi­si de­vam eder, çı­kan ürün­den ay­rı­ca öşür ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bir top­rak­ta hem ha­rac hem öşür bir­leş­mez.108 De­lil şu ha­dis­tir: İbn Mes’ud (r.a)’dan ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da öşür ile ha­rac top­lan­maz.”109 Di­ğer yan­dan ne ada­let­li ve ne de za­lim yö­ne­ti­ci­ler­den hiç bi­ri ha­rac ara­zi­si sa­yı­lan Irak top­rak­la­rın­dan öşür al­ma­mış­lar­dır. Bu yüz­den ha­rac ile bir­lik­te öşür ver­me­nin farz ol­du­ğu­nu söy­le­mek ic­maa ay­kı­rı dü­şer. Ha­rac ve öş­rün da­yan­dı­ğı se­bep, top­ra­ğın ge­lir ge­ti­ri­ci ol­ma­sı­dır. Bu iki­si­ni ay­ni top­rak­tan al­mak, bir mal­dan iki de­fa zekât al­ma­ya ben­zer.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere gö­re ise, müs­lü­ma­nın elin­de bu­lu­nan ha­rac top­rak­la­rın­dan çı­kan ürün­ler­den öşür; top­ra­ğın­dan ise ha­rac ol­mak üze­re iki­si bir ara­da uy­gu­la­na­bi­lir.