+ Cevap Ver + Yeni Konu aç
1 sonuçtan 1 ile 1 arası

ZEKaTA TaBÎ OLAN MAL TÜRLERİ-2

 İslami Konular ve kaynakları Katagorisinde ve  Zekat Forumunda Bulunan  ZEKaTA TaBÎ OLAN MAL TÜRLERİ-2 Konusunu Görüntülemektesiniz.=>ZEKaTA TaBÎ OLAN MAL TÜRLERİ-2 3) Ti­ca­ret Ma­lın­dan Zekâtın He­sap­lan­ma­sı: Ti­ca­ret eş­ya­sı üze­rin­den bir yıl ge­çin­ce al­tın ve­ya gü­müş üze­rin­den fa­kir­ler için da­ha ya­rar­lı olan ter­cih edi­le­rek ni­sap be­lir­le­nir. Zen­gin­lik sı­nı­rı­nın tes­pi­tin­de, te­mel ih­ti­yaç mad­de­le­ri is­tis­na edi­le­rek, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re ki­şi ken­di­si­nin ve bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu kim­se­le­rin bir yıl­lık ...

  1. #1
    Paylaşımcı Üye
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Mesajlar
    254
    Tecrübe Puanı
    11

    Standart ZEKaTA TaBÎ OLAN MAL TÜRLERİ-2

    3) Ti­ca­ret Ma­lın­dan Zekâtın He­sap­lan­ma­sı:
    Ti­ca­ret eş­ya­sı üze­rin­den bir yıl ge­çin­ce al­tın ve­ya gü­müş üze­rin­den fa­kir­ler için da­ha ya­rar­lı olan ter­cih edi­le­rek ni­sap be­lir­le­nir. Zen­gin­lik sı­nı­rı­nın tes­pi­tin­de, te­mel ih­ti­yaç mad­de­le­ri is­tis­na edi­le­rek, ter­cih edi­len gö­rü­şe gö­re ki­şi ken­di­si­nin ve bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu kim­se­le­rin bir yıl­lık mas­raf­la­rı­nı ve borç­la­rı­nı dü­şer. Ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra ve­ya ti­ca­ret eş­ya­sı ni­sap mik­ta­rı­na ula­şır ve üze­rin­den de bir yıl geç­miş olur­sa, bun­lar bir­bi­ri­ne ek­le­ne­rek kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.90
    Ti­ca­ret ma­lı­nın ze­ka­tı kırk­ta­bir ola­rak ken­di cin­sin­den ve­ri­le­bi­le­ce­ği gi­bi, ma­lın kıy­me­ti­nin kırk­ta bi­ri de ve­ri­le­bi­lir. Zekât yü­küm­lü­sü bu ko­nu­da ter­cih hak­kı­na sa­hip­tir. Çün­kü ti­ca­ret ma­lı, zekâtın farz ol­du­ğu bir mal­dır. Al­tın, gü­müş, hay­van ve­ya ta­rım ürün­le­rin­de zekât ken­di cins­le­rin­den ve­ri­le­bil­di­ği­ne gö­re bun­la­rın zekâtını da ken­di cin­sin­den ver­mek ca­iz­dir. Bu gö­rüş Hanefîlere ait­tir.
    Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ise, ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtını kıy­met ola­rak ver­mek ge­re­kir. Çün­kü ni­sap kıy­met üze­rin­den be­lir­len­mek­te­dir. Bu yüz­den zekât mal­da de­ğil, an­cak kıy­me­tin­de farz ol­muş­tur.91
    Hanefîlere gö­re ti­ca­ret mal­la­rı­nın zekâtının ken­di cin­sin­den ve­ri­le­bil­me­si uy­gu­la­ma­da bü­yük ko­lay­lık­lar ge­tir­mek­te­dir. Özel­lik­le fa­kir­le­rin ih­ti­ya­cı olan gı­da mad­de­le­ri, gi­ye­cek, ya­ka­cak, in­şa­at mal­ze­me­si ve ben­zer­le­ri­nin ken­di cin­sin­den zekâtını ver­mek yok­sul­la­rın doğ­ru­dan ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­lar. Di­ğer yan­dan es­naf ve tüc­ca­rın bü­yük meb­lağ­la­ra ula­şan zekâtını yıl so­nun­da na­kit ola­rak ayı­rıp öde­me­si güç­lük do­ğu­rur, bu du­rum zekâtın ya geç öden­me­si­ne ve­ya az ve­ril­me­si­ne ya da hiç ve­ril­me­me­si­ne yol aça­bi­lir. Hal­bu­ki, bir gı­da top­tan­cı­sı­nın, bir ku­maş tüc­ca­rı­nın ve­ya bir kon­fek­si­yon­cu­nun sa­yım ya­pa­rak ti­ca­ret ma­lı­nın kırk­ta bi­ri­ni ayı­ra­rak yok­sul­la­ra da­ğıt­ma­sı ya da bu­nun Asr-ı sa­a­det­te ol­du­ğu gi­bi tek el­den ya­pıl­ma­sı bir İslâm ül­ke­sin­de fa­kir­lik prob­le­mi­ni kök­ten çöz­me­ye ye­ter­li­dir. Ni­te­kim ül­ke­mi­zin zekât po­tan­si­ye­li ile il­gi­li ola­rak ya­pı­lan ba­zı is­ta­tis­ti­ki bi­lim­sel araş­tır­ma­lar uy­gu­lan­dı­ğı tak­dir­de bu sos­yal yar­dım­laş­ma ku­ru­mu­nun, bü­yük bir eko­no­mik güç oluş­tu­ra­ca­ğı ve bu yol­la yok­sul­la­rın, ça­re­siz­le­rin ız­dı­ra­bı­nın din­di­ri­le­bi­le­ce­ği or­ta­ya ko­nul­muş­tur.92
    Ti­ca­ret­ten yıl bo­yun­ca el­de edi­len kârlar ile hay­van­lar­dan do­ğan yav­ru­lar, mi­ras, ba­ğış gi­bi ti­ca­ri ol­ma­yan yol­lar­dan el­de edi­len mal­lar ser­ma­ye­ye ek­le­nir. Yıl so­nun­da bun­lar bir bü­tün ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­rek zekât he­sa­bı ya­pı­lır. An­cak yıl dol­duk­tan son­ra mey­da­na ge­le­cek ila­ve­le­rin asıl ma­la ek­le­ne­me­ye­ce­ği ko­nu­sun­da bir gö­rüş ay­rı­lı­ğı yok­tur.
    D - Şir­ket­le­rin Zekâtı:
    İslâmî esas­la­ra gö­re ku­ru­lan or­tak­lık­lar­da her or­tak ken­di his­se­si­ne dü­şen zekâtla yü­küm­lü olur. Or­tak­lar sa­de­ce ti­ca­re­tin ge­rek­tir­di­ği iş­lem­ler­de bir­bir­le­ri­nin ve­ki­li sa­yı­lır. Zekât bir iba­det olup, ge­çer­li olu­şu ni­ye­te bağ­lı­dır. Bu ne­den­le şir­ket adı­na zekât ve­ri­le­bil­me­si için or­tak­la­rın bir­bir­le­ri­ne özel yet­ki ver­me­le­ri ge­re­kir. Şir­ket­le­rin zekâtını ser­ma­ye or­tak­lı­ğı ve kâr or­tak­lı­ğı üze­rin­den şu şe­kil­de açık­la­ya­bi­li­riz:
    1) Ser­ma­ye Or­tak­lı­ğı:
    İki ve da­ha çok kim­se­nin ser­ma­ye­le­ri­ni bir­leş­tir­mek su­re­tiy­le oluş­tur­duk­la­rı or­tak­lık tü­rü­dür. Ser­ma­ye­ler eşit ve­ya fark­lı mik­tar­lar­da ola­bi­lir. Kârın pay­la­şıl­ma şek­li ser­best söz­leş­me ile be­lir­le­nir­ken, za­ra­ra kat­lan­ma ku­ral ola­rak ser­ma­ye oran­la­rı­na gö­re olur. Bu çe­şit or­tak­lık­lar ya ti­ca­ret şir­ke­ti ve­ya üre­tim ya­pan sa­na­yi şir­ke­ti tü­rün­de ola­bi­lir.
    Ti­ca­ret şir­ke­tin­de zekât dı­şı tu­tu­la­cak bü­ro, dük­kan, de­po, ser­vis ara­cı gi­bi sa­bit ser­ma­ye da­ha az olur. Gı­da mad­de­le­ri ti­ca­re­ti ya­pan bir şir­ke­tin yıl so­nu mu­ha­se­be so­nuç­la­rı­na gö­re, borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra kırk mil­yon li­ra na­kit pa­ra­sı, yir­mi ton pi­rin­ci, yir­mi ton toz şe­ke­ri ve yir­mi ton da ku­ru fa­sul­ye­si bu­lun­sa, eşit his­se­li dört or­tak var­sa, her­bi­ri­nin zekât yü­küm­lü­lü­ğü dört­te bir üze­rin­den olur. Her bir or­ta­ğın şir­ket dı­şı özel bir bor­cu ve­ya zekâta ta­bi baş­ka bir ma­lı yok­sa bu şir­ket­ten zekât bor­cu; iki yüz bin li­ra ile, 125 kg. pi­rinç, 125 kg. toz şe­ker ve 125 kg. da ku­ru fa­sul­ye olur. Or­tak bu gı­da mad­de­le­ri­nin ken­di­si­ni ve­ya be­del­le­ri­ni ve­re­bi­lir.
    Sa­na­yi şir­ke­tin­de ise ar­tı­cı ol­ma­yan sa­bit ser­ma­ye da­ha bü­yük olur. Bir fab­ri­ka­nın bi­na­sı, ma­ki­ne­le­ri, de­po­la­rı, ser­vis araç­la­rı, loj­man­la­rı ve ti­ca­ret ma­lı ni­te­li­ğin­de bu­lun­ma­yan di­ğer gayr-i men­kul­le­ri zekât dı­şı ka­lır. Borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra, ge­ri­de ka­lan na­kit pa­ra, dö­viz, ham­mad­de, ma­mul ve­ya ya­rı ma­mul tüm eko­no­mik de­ğer­ler yıl so­nu de­ğer­le­ri üze­rin­den kırk­ta bir zekâta ta­bi olur. Şir­ke­tin tüm mal var­lı­ğı için­de zekâta ta­bi olan de­ğiş­ken de­ğer­ler yüz­de otuz ol­sa, yal­nız bu kı­sım­dan zekât ge­re­kir. Her or­tak, şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğın­dan ken­di his­se­si­ne dü­şen kıs­mı­nı he­sap­la­yıp kırk­ta bir zekât ver­mek­le yü­küm­lü olur. An­cak bu or­ta­ğın şir­ket dı­şı borç­la­rı var­sa, bu pa­yı­nı adı ge­çen borç­la­ra kar­şı­lık tu­ta­bi­lir. Zekâta ta­bi baş­ka ma­lı var­sa bun­lar da şir­ket his­se­si­ne ek­le­ne­rek zekât he­sa­bı ya­pı­lır.
    2) His­se Se­net­le­ri­nin Zekâtı:
    Bir şir­ket­te­ki or­tak­lık pa­yı­nı be­lir­le­yen bel­ge­ye “his­se se­ne­di” de­nir. Bu se­net baş­lan­gıç­ta şir­ke­tin ger­çek mal var­lı­ğı­nı yan­sı­tır­ken, yıl­lar son­ra, şir­ke­tin mal var­lı­ğı yüz­ler­ce kat bü­yü­dü­ğü hal­de his­se se­net­le­rin­de­ki mik­ta­rın sa­bit kal­dı­ğı gö­rül­mek­te­dir. Me­se­la, his­se se­net­le­rin­de­ki top­lam meb­lağ üç yüz mil­yon tu­tar­ken şir­ke­tin mal var­lı­ğı on ve­ya on beş mil­yar li­ra­ya yük­se­le­bil­mek­te­dir. His­se se­ne­di­nin üze­ri ra­kam­la­ra gö­re bir kaç ka­tı no­mi­nal de­ğer üze­rin­den alı­cı bul­ma­sı da, bu se­net­ler­le mal var­lı­ğı ara­sın­da­ki bü­yük far­kı ka­pat­ma­ya yet­me­mek­te­dir. Di­ğer yan­dan on beş-yir­mi yıl ön­ce­ye ait ra­kam­la­ra gö­re kâr pay­la­rı­nın ve­ril­me­si ya­nıl­tı­cı ol­mak­ta­dır.
    Da­ğı­tıl­ma­yan kârların şir­ke­tin mal var­lı­ğı­na ek­len­me­si ve sü­rek­li bü­yü­me­nin sağ­lan­ma­sı or­tak­la­rın rı­za­sı bu­lu­nun­ca müm­kün ve ca­iz­dir. An­cak or­tak­lık­tan amaç kâr el­de et­mek ol­du­ğu için or­tak­lar­dan her­han­gi bi­ri­si ih­ti­ya­cı ol­du­ğu için kâr da­ğı­tı­mı­nı is­te­se onun kârını he­sap­la­ya­rak ver­mek ge­re­kir. Bu tak­dir­de kâr al­ma­yan or­tak­la­rın his­se­le­ri bü­yü­müş olur. Kı­sa­ca da­ğı­tıl­ma­yan ve­ya kıs­men da­ğı­tı­lan kârların, ya da şir­ke­tin enf­las­yon­lar yü­zün­den sü­rek­li de­ğe­ri de­ği­şen mal var­lı­ğı­nın ye­ni­den de­ğer­le­me yo­luy­la kıy­met bi­çi­le­rek his­se se­net­le­ri­ne yan­sı­tıl­ma­sı ge­re­kir. Me­se­la; bir kim­se­nin on beş yıl ön­ce yüz mil­yon li­ra­lık bir şir­ket­te bir mil­yon li­ra his­se­si var­sa, bu­gün böy­le bir şir­ke­tin on beş mil­yar li­ra­lık mal var­lı­ğı ol­muş­sa, bu or­ta­ğın pa­yı 150 mil­yon li­ra ka­dar­dır. İş­te böy­le bir şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğı, zekât dı­şı sa­bit ser­ma­ye un­sur­la­rı dü­şül­dük­ten son­ra üç­te bir ol­sa, bu or­tak el­li mil­yon lira­nın kırk­ta bir zekâtı ile yü­küm­lü olur. Bir İslâm bel­de­sin­de her müs­lü­man or­ta­ğın yıl son­la­rın­da, or­ta­ğı bu­lun­du­ğu şir­ke­tin zekâta ta­bi mal var­lı­ğı için­de­ki his­se­si­nin yüz­de ora­nı­nı bil­me hak­kı var­dır.
    3) Tah­vil­le­rin Zekâtı:
    Mak­tu ge­lir­li tah­vil kıy­me­ti üze­rin­den, kâr-za­rar tah­vil­le­ri ise yıl so­nun­da­ki ana pa­ra ve kâr top­la­mı üze­rin­den, zekâta ta­bi olur.
    4) Kâr Or­tak­lı­ğı:
    Bir ta­raf ser­ma­ye­yi, di­ğer ta­raf da eme­ği­ni or­ta­ya ko­ya­rak emek-ser­ma­ye or­tak­lı­ğı ku­ru­la­bi­lir. Bu­na İslâm’da “Mu­da­ra­be” de­nir. Kârın pay­la­şıl­ma­sı ser­ma­ye sa­hi­bi ile iş­let­me­ci ara­sın­da ser­best söz­leş­me­ye gö­re olur. Za­ra­ra iş­let­me­ci­nin ka­sıt, ku­sur ve­ya ih­ma­li bu­lun­ma­dık­ça yal­nız ser­ma­ye sa­hi­bi kat­la­nır. İş­let­me­ci­nin za­rar­dan pa­yı, eme­ği­nin bo­şa git­me­si şek­lin­de or­ta­ya çı­kar. Mu­da­ra­be, İslâm ban­ka­cı­lı­ğı­nın da esa­sı­nı teş­kil eder.
    İş­te emek-ser­ma­ye or­tak­lı­ğın­da, or­tak­lı­ğın tas­fi­ye­si bek­len­mek­si­zin yıl so­nun­da ser­ma­ye sa­hi­bi, ser­ma­ye ve kârdan pa­yı­na dü­şe­nin, iş­let­me­ci ise yal­nız kârdan pa­yı­na dü­şe­nin zekâtı ile yü­küm­lü olur.93
    E - Ta­rım Ürün­le­ri­nin ve Mey­ve­le­rin Zekâtı:
    Ta­rım ürün­le­rin­den zekâtın farz ol­ma­sı Ki­tap, Sün­net ve İcmâ de­lil­le­ri­ne da­ya­nır.
    Kur’an-ı Ke­rim’de şöy­le bu­yu­ru­lur: “Ha­sat gü­nü ürü­nün hak­kı­nı, zekâtını ve­rin”94 İbn Ab­bas (r.a) bu ayet­te­ki “hakkahû” ke­li­me­sin­den kas­te­di­len an­la­mın farz olan zekât ol­du­ğu­nu, baş­ka bir ri­va­yet­te ise öşür ve­ya ya­rı öşür (yir­mi­de bir) ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Baş­ka bir de­lil şu ayet­tir: “Ey iman eden­ler! Ka­zan­dık­la­rı­nı­zın he­lal ola­nın­dan ve si­zin için yer­den çı­kar­dık­la­rı­mız­dan ve­rin.”95 Zekâta na­fa­ka da de­nil­mek­te­dir. Şu ayet bu­nun de­li­li­dir: “Al­tın ile gü­mü­şü bi­rik­ti­rip Al­lah yo­lun­da in­fak et­me­yen, har­ca­ma­yan kim­se­le­re elem ve­ri­ci bir aza­bı müj­de­le”96
    Ra­su­lul­lah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Yağ­mur su­yu ve­ya kay­nak su­yu ile su­la­nan ve­ya ken­di­li­ğin­den su­lu olan top­rak­la­rın ürün­le­rin­den on­da bir, hay­van­lar ve­ya ta­şı­ma su ile su­la­nan top­rak­lar­dan yir­mi­de bir zekât ver­mek ge­re­kir.”97 “Ne­hir­ler ve yağ­mur su­la­rı­nın su­la­dı­ğı top­rak­lar­dan öşür (on­da bir), de­ve­ler yar­dı­mıy­la su­la­nan top­rak­lar­dan yir­mi­de bir zekât ver­mek ge­re­kir.”98
    Di­ğer yan­dan İslâm âlimleri ta­rım ürün­le­rin­den öşür zekâtı ver­mek ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir.
    1) Ta­rım Ürün­le­rin­den Zekât Alın­ma­sı­nın Şart­la­rı:
    Ta­rım ürün­le­ri­nin zekâtında, yü­küm­lü­nün akıl­lı ol­ma­sı ve­ya er­gin­lik ça­ğı­na ulaş­ma­sı şart de­ğil­dir. Akıl has­ta­sı ve­ya kü­çük­le­rin mah­su­lün­den de zekât ge­re­kir. An­cak yü­küm­lü­nün müs­lü­man ol­ma­sı şart­tır.
    Hanefîlere gö­re bu ge­nel şat­la­ra ek ola­rak zi­rai ürün­le­re zekâtın farz ol­ma­sı için şu şart­lar ön­gö­rül­müş­tür:
    a) Top­ra­ğın öşür top­ra­ğı ol­ma­sı. Ha­rac ara­zi­sin­den öşür ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bir top­rak­tan hem ha­rac ver­gi­si, hem öşür ve­ya ki­ra be­de­li bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da bir­leş­mez.
    b) Top­rak­tan ürün çık­ma­sı. Eğer öşür top­ra­ğın­dan bir şey çık­maz­sa öşür ver­mek de ge­rek­mez. Çün­kü öşür, çı­kan ürün­den farz olur. Ha­rac top­ra­ğı­nı ise sa­hi­bi ekip biç­me imkânına sa­hip ol­du­ğu hal­de boş bı­ra­kır­sa yi­ne ha­rac ver­gi­si ile yü­küm­lü olur. Çün­kü bu du­rum­da top­rak­ta hük­men üre­tim ya­pa­bil­me (ne­ma) ni­te­li­ği var sa­yı­lır.
    c) Top­ra­ğı ekip biç­mek; ge­lir ve ürün el­de et­mek, bü­yü­me gi­bi amaç­lar için ya­pıl­ma­lı­dır. Bu yüz­den baş­lan­gıç­ta ürü­nü bu­lun­ma­yan me­şe, çam, ka­vak, ot ve ben­ze­ri şey­ler­den öşür ge­rek­mez. Bel­ki bun­lar ke­si­lip üre­tim­de kul­la­nıl­dı­ğı ve­ya sa­tıl­dı­ğı za­man ti­ca­ret ma­lı ola­rak di­ğer zekât mal­la­rı­na ila­ve edi­lir.99
    Top­rak ürün­le­ri, hay­van­lar gi­bi za­hi­ri mal tü­rü­ne gi­rer. Bu yüz­den bun­la­rın öş­rü, ge­nel ola­rak sa­ha­be dev­rin­den Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­sı­nın son­la­rı­na ka­dar dev­let eliy­le alın­mış­tır. Zi­rai ürün­ler­den dev­let­çe alına­cak mik­tar ara­zi­nin tü­rü­ne gö­re de­ği­şik­lik gös­te­rir. Bu mik­tar zekât, sa­da­ka, ha­raç ve­ya ki­ra be­de­li çe­şit­le­rin­den bi­ri­si­ne gi­rer. Bu­na gö­re, gü­nü­müz­de müs­lü­man­la­rın el­le­rin­de bu­lu­nan ara­zi­le­ri şu şek­li­de de­ğer­len­di­re­bi­li­riz.
    2) İslâm’da Ara­zi Sta­tü­le­ri­nin Or­ta­ya Çı­kı­şı:
    İslâm’ın çı­kı­şın­dan bu ya­na, de­ği­şik dö­nem­ler­de ara­zi­ler için çe­şit­li uy­gu­la­ma­lar gö­rül­müş ve bun­lar hu­ku­ki sta­tü­le­ri­ne gö­re isim­ler al­mış­tır. Mülk, mîri, ha­raç, öşür, va­kıf, metrûk, me­vat (ölü) ara­zi bun­lar ara­sın­da­dır. Yi­ne mirî ara­zi­nin kul­la­nım şe­kil­le­rin­den olan tı­mar, has, ze­a­met Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu uy­gu­la­ma­la­rın­dan­dır.
    Bir bel­de top­rak­la­rı­nın sta­tü­sü baş­lan­gıç­ta fet­he­dil­me şek­li­ne gö­re be­lir­len­miş­tir.
    a) Ken­di­le­riy­le sa­vaş ya­pı­lan düş­man İslâm’ı ka­bul eder­se mal­la­rı­nı ve can­la­rı­nı ko­ru­muş olur­lar. Sa­vaş­sız, ken­di­li­ğin­den müs­lü­man olan top­lum­lar hak­kın­da da hü­küm böy­le­dir. Hz. Pey­gam­ber (s,a,s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir top­lu­luk İslâm’a gir­dik­le­ri za­man can­la­rı­nı ve mal­la­rı­nı ko­ru­muş olur­lar”. “Bir ma­la sa­hip olan kim­se müs­lü­man ol­duk­tan son­ra da onun mâlikidir.”100 Bu ha­dis men­kul ve gayr-i men­kul tüm mal­la­rı kap­sa­mı­na alır.
    Ebu Yûsuf bu tür top­rak­la­rın, İslâm’a gi­ren Me­di­ne­li müs­lü­man­la­rın top­rak­la­rı gi­bi öşür ara­zi­si ola­ca­ğı gö­rü­şün­de­dir.101
    b) Düş­man İslâm’a gir­me­mek­le bir­lik­te top­rak­la­rı sulh yo­luy­la fet­he­dil­miş­se, an­laş­ma şart­la­rı­na gö­re top­rak sta­tü­sü be­lir­le­nir.
    Hz. Pey­gam­ber şöy­le bu­yur­muş­tur: “İle­ri­de siz ba­zı top­lu­luk­lar­la sa­va­şa­cak­sı­nız, sa­vaş­tı­ğı­nız bu kim­se­ler ba­zı du­rum­lar­da mal­la­rı­nı kal­kan yap­mak su­re­tiy­le can­la­rı­nı ve ai­le­le­ri­ni ko­ru­ya­cak­lar ve si­zin­le sulh an­laş­ma­sı ya­pa­cak­lar­dır. Bu tak­dir­de on­lar­dan, yap­tı­ğı­nız an­laş­ma hü­küm­le­ri dı­şın­da bir şey is­te­me­yi­niz, al­ma­yı­nız. Çün­kü bu si­zin için helâl ol­maz.”102
    Bu şe­kil­de gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­nin elin­de ka­la­cak olan ara­zi­ler “Ha­rac ara­zi­si” olur. Hz. Pey­gam­ber Nec­ran, Ey­le, Ez­ri­at, He­cer ve di­ğer yer­le­rin hal­kın­dan an­laş­ma yap­tı­ğı ka­bi­le­le­ri mülk­le­rin­de ser­best bı­rak­mış, sa­de­ce bun­lar­la ya­pı­lan an­laş­ma­da ka­rar­laş­tı­rı­lan ciz­ye ve ha­rac ver­gi­si­ni al­mak­la ye­tin­miş­tir. Hz. Ömer dev­rin­de, Nec­ran hal­kı, Irak ve Su­ri­ye’ye nak­le­di­lir­ken, bun­la­rın her bi­ri­ne Nec­ran’da sa­hip ol­duk­la­rı ara­zi ve mes­ken­le­rin ye­ri­ne, bu­ra­dan boş ara­zi­ler ve­ril­me­si ve ken­di­le­ri­ne ko­lay­lık gös­te­ril­me­si va­li­ler­den is­ten­miş­tir.103
    c) Düş­man top­rak­la­rı zor­la fet­he­dil­miş­se, İslâm dev­le­ti bu top­rak­lar­la il­gi­li ola­rak üç çe­şit yet­ki­ye sa­hip­tir:
    aa) Top­rak­lar es­ki sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de bı­ra­kı­lır ve halk İslâm’a gi­rin­ce bun­lar öşür ara­zi­si olur. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s)’in Mek­ke ara­zi­le­ri için uy­gu­la­ma­sı bu şe­kil­de ol­muş­tur.
    bb) Bu ara­zi­ler ga­ni­met sa­yı­la­rak beş­te bi­ri Bey­tü­mal’e ay­rıl­dık­tan son­ra ge­ri ka­lan beş­te dör­dü sa­va­şa ka­tı­lan ga­zi­le­re da­ğı­tı­lır.104 Böy­le­ce bu top­rak­lar on­la­rın mül­kü ve öşür ara­zi­si olur. Ni­te­kim Rasûlullah (s.a.s) zor­la fet­he­di­len Hay­ber top­rak­la­rı­na böy­le bir sta­tü ver­miş­tir. An­cak bu top­rak­lar bir sü­re “zi­ra­at or­tak­çı­lı­ğı” çer­çe­ve­sin­de es­ki sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de bı­ra­kıl­mış­tır.105
    cc) Fey’ ara­zi­si uy­gu­la­ma­sı. İslâm dev­le­ti zor­la fet­he­di­len ül­ke top­rak­la­rı­nı ga­zi­le­re da­ğıt­ma­yıp, es­ki gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­nin el­le­rin­de fey’ sta­tü­sü ile bı­ra­ka­bi­lir. Fey’; düş­man­dan sa­vaş­la ve­ya sa­vaş­sız ele ge­çi­ri­len top­rak­la­rın mül­ki­ye­ti­nin dev­let­te, ya­rar­lan­ma hak­kı­nın ise ha­rac ver­gi­si kar­şı­lı­ğın­da es­ki sa­hip­le­rin­de bı­ra­kıl­ma­sı de­mek­tir. Bu, bir ba­kı­ma ge­li­ri top­lum ih­ti­yaç­la­rı için har­can­mak üze­re ara­zi­le­rin top­lu­ca vak­fe­dil­me­si­dir.
    Hz. Ömer hi­la­fe­ti za­ma­nın­da fet­he­di­len Su­ri­ye ve Irak top­rak­la­rı­na fey’ hü­küm­le­ri uy­gu­lan­mış­tır. Irak top­rak­la­rı fet­he­di­lin­ce ga­zi­ler bu­ra­nın ken­di­le­ri­ne tak­sim edi­le­ce­ği­ni bek­li­yor­lar­dı. Hz. Ömer da­ğıt­mak is­te­me­yin­ce uzun is­ti­şa­re ve mü­za­ke­re­ler ya­pıl­dı. Hz. Zü­beyr, Ab­dur­rah­man b. Avf ve Bi­lal-i Habeşî ile ay­nı dü­şün­ce­de olan­lar, bu top­rak­la­rın ga­ni­met ola­rak ka­bu­lü ile Rasûlullah (s.a.s)’ın Hay­ber top­rak­la­rı­nı da­ğıt­tı­ğı gi­bi ga­zi­le­re da­ğı­tıl­ma­sı­nı is­te­di­ler. Mu­az b. Ce­bel ve Hz. Ali gi­bi ba­zı sahabîler ise bu ko­nu­da Hz. Ömer’i des­tek­le­di­ler.
    Hz. Ömer şöy­le di­yor­du: “Bu top­rak­la­rı da­ğı­tır­sam siz­den son­ra ge­le­cek müs­lü­man­la­ra ne ka­lır? On­lar top­rak­la­rın aha­li­siy­le bir­lik­te tak­sim edil­miş ol­du­ğu­nu, ba­ba­lar­dan oğul­la­ra mi­ras ola­rak in­ti­kal et­ti­ği­ni, böy­le­ce ken­di­le­ri­nin her şey­den mah­rum edil­miş ol­duk­la­rı­nı gö­re­cek­ler­dir.”
    Mu­az b. Ce­bel (r.a) ay­nı gö­rüş yö­nün­de şöy­le der: “Ya Ömer! Val­la­hi bu top­rak­la­rı da­ğı­tır­san ho­şa git­me­yen şey­ler or­ta­ya çı­kar. Top­ra­ğın bü­yük bir kıs­mı müs­lü­man­la­rın eli­ne ge­çer. Son­ra bu sa­hip­ler za­man­la or­ta­dan kal­kar ve bü­yük top­rak­lar bir ki­şi­nin elin­de top­la­nır. Onun için bu top­rak­la­ra şim­di­ki müs­lü­man­la­rın da, son­ra ge­le­cek olan­la­rın da ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak bir sta­tü ver.”
    Hz. Ömer bu mü­za­ke­re­ler­de Kur’an-ı Ke­rim’den fey’ ile il­gi­li şu ayet­le­ri de­lil ge­tir­miş­tir: “Al­lah’ın fet­he­di­len di­ğer düş­man ül­ke­le­ri aha­li­sin­den pey­gam­be­ri­ne ver­di­ği fey’; Al­lah’a, pey­gam­be­ri­ne, hı­sım­la­ra, ye­tim­le­re, yok­sul­la­ra, yol­da ka­lan­la­ra ait­tir. Ta ki bu mal­lar, içi­niz­den yal­nız zen­gin­ler ara­sın­da do­la­şan bir ser­vet ol­ma­sın. Pey­gam­ber si­ze ne ver­di ise onu alın, si­ze ne ya­sak et­ti ise on­dan da sa­kı­nın.”
    “Özel­lik­le o fey’, hic­ret eden yok­sul­la­ra ait olup, on­lar Al­lah’tan fazl u ina­yet ve hoş­nut­luk arar­lar.”106
    Yu­ka­rı­da­ki ayet­ler, ga­ni­met tak­si­mi­ni ge­nel ola­rak dü­zen­le­yen el-En­fal su­re­si­nin kırk bi­rin­ci aye­ti­ni tah­sis et­miş­tir. Bu du­ru­ma gö­re Haşr su­re­sin­de­ki fey’ ayet­le­ri sa­vaş­la ve­ya sa­vaş­sız alı­nan top­rak­lar üze­rin­de İslâm dev­le­ti­nin baş­ka­nı­na mas­la­ha­ta uy­gun ola­rak ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma yet­ki­si ver­miş­tir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s) Hay­ber top­rak­la­rı için En­fal sûresindeki âyetle, Hz. Ömer ise Su­ri­ye, Irak ve Mı­sır top­rak­la­rı için fey’ ayet­le­riy­le amel et­miş­tir. Bu­na gö­re, fey’ aye­ti yal­nız sa­va­şa ka­tı­lan ga­zi­le­ri de­ğil, bü­tün mü­min­le­ri içi­ne alır. Bu, gay­ri men­kul­ler üze­rin­de hak sa­hi­bi ol­ma­da, son­ra ge­len­ler ön­ce ge­len­le­re or­tak olur­lar. Bu ise, an­cak ara­zi­le­ri tak­sim et­me­mek­le ger­çek­le­şir. Böy­le bir sta­tü top­lu bir va­kıf ve top­lu bir ka­mu­laş­tır­ma ni­te­li­ğin­de­dir. An­cak bu top­rak­lar mi­ras­la ge­çe­bi­lir, ger­çek va­kıf ise mi­ras­la geç­mez.107
    Müs­lü­man­la­rın el­le­rin­de bu­lu­nan ara­zi­ler, İslâm’ın ilk yıl­la­rın­da­ki bu top­rak uy­gu­la­ma­la­rı­nın ışı­ğın­da baş­lı­ca dört kıs­ma ay­rıl­mış­tır:
    a) Öşür ara­zi­si: Bun­lar; fet­he­di­lip ken­di is­tek­le­riy­le müs­lü­man olan aha­li­si­ne ve­ya zor­la fet­he­di­lip İslâm mü­ca­hid­le­ri­ne mül­ki­yet üze­re ve­ril­miş olan top­rak­lar­dır. Arap ya­rı­ma­da­sın­da­ki ara­zi­ler bu ni­te­lik­te­dir. Bu top­rak­la­rın mah­su­lün­den on­da bir ve­ya yir­mi­de bir nis­be­tin­de “öşür” ve­ri­lir.
    b) Ha­rac ara­zi­si: Bun­lar; sulh yo­luy­la ve­ya zor­la fet­he­di­lip es­ki gay­ri müs­lim sa­hip­le­ri­ne ve­ya baş­ka gay­ri müs­lim­le­re mülk ola­rak ve­ri­len top­rak­lar­dır. Irak köy­le­ri ve çev­re­si bu ni­te­lik­te­dir. Bu çe­şit ara­zi­den ya çı­kan ürü­ne gö­re ve­ya ön­ce­den be­lir­le­nen mik­dar­da “ha­rac” adı ile ver­gi alı­nır. Bu ver­gi, zekât ni­te­li­ğin­de de­ğil­dir.
    c) Sırf mülk ara­zi: Bu, ön­ce­le­ri mirî ara­zi­den olup Bey­tül­mal’e ait iken, da­ha son­ra bir be­del kar­şı­lı­ğın­da ba­zı kim­se­le­re sa­tıl­mış olan top­rak­lar­dır. Bun­la­rın ürü­nü de, sa­hip­le­ri müs­lü­man bu­lu­nun­ca zekât ko­nu­sun­da öşür ara­zi­si gi­bi­dir.
    An­cak mülk ev­le­rin çev­re­sin­de­ki mülk bah­çe­ler, bu ev­le­re bağ­lı bu­lun­du­ğu için, bu­ra­dan el­de edi­le­cek ürün­ler­den ve mey­ve­ler­den öşür ge­rek­mez.
    d) Mirî ara­zi: Bun­lar, da­ha ön­ce müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan fet­he­di­lip de, kim­se­ye mülk ola­rak tak­sim edil­mek­si­zin İslâm top­lu­mu için alı­ko­nul­muş olan top­rak­lar­dır. Bun­la­rın ku­ru mül­ki­ye­ti dev­le­te ait olup, ya­rar­lan­ma hak­kı köy­lü­le­re ta­pu ile tef­viz edi­le­gel­miş­tir. Bun­la­rı ta­sar­ruf eden­ler ki­ra­cı sta­tü­sün­de­dir. Dev­le­te ve­re­cek­le­ri be­lir­li his­se­ler ve­ya ver­gi­ler de “ki­ra be­de­li” ni­te­li­ğin­de­dir.
    Bu çe­şit ara­zi­le­rin ürü­nün­den öşür ve­ya baş­ka ad­la zekât la­zım gel­mez. Çün­kü öşür ile ha­rac ve­ya öşür ile bu hü­küm­de bu­lu­nan ki­ra be­de­li bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da bir­leş­mez. Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu dö­ne­min­de Tür­ki­ye’de top­rak­lar baş­lı­ca bu sta­tü­de idi.
    Hanefîlere gö­re ha­rac ver­gi­si­ne ta­bi olan bir top­rak müs­lü­ma­nın eli­ne geç­se yi­ne ha­rac ver­gi­si de­vam eder, çı­kan ürün­den ay­rı­ca öşür ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bir top­rak­ta hem ha­rac hem öşür bir­leş­mez.108 De­lil şu ha­dis­tir: İbn Mes’ud (r.a)’dan ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Rasûlullah (s.a.s) şöy­le bu­yur­muş­tur: “Bir müs­lü­ma­nın top­ra­ğın­da öşür ile ha­rac top­lan­maz.”109 Di­ğer yan­dan ne ada­let­li ve ne de za­lim yö­ne­ti­ci­ler­den hiç bi­ri ha­rac ara­zi­si sa­yı­lan Irak top­rak­la­rın­dan öşür al­ma­mış­lar­dır. Bu yüz­den ha­rac ile bir­lik­te öşür ver­me­nin farz ol­du­ğu­nu söy­le­mek ic­maa ay­kı­rı dü­şer. Ha­rac ve öş­rün da­yan­dı­ğı se­bep, top­ra­ğın ge­lir ge­ti­ri­ci ol­ma­sı­dır. Bu iki­si­ni ay­ni top­rak­tan al­mak, bir mal­dan iki de­fa zekât al­ma­ya ben­zer.
    Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere gö­re ise, müs­lü­ma­nın elin­de bu­lu­nan ha­rac top­rak­la­rın­dan çı­kan ürün­ler­den öşür; top­ra­ğın­dan ise ha­rac ol­mak üze­re iki­si bir ara­da uy­gu­la­na­bi­lir.




+ Cevap Ver

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
^

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.1

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349